Ana içeriğe atla

“Yazdığı O Mektup Gizem İbak’ın Hayatını Değiştirdi.”

İnternetin bir örümcek ağı gibi dünyayı sarmasıyla birlikte ortaya çıkan ve günümüzde adına “sosyal medya” dediğimiz facebook, twitter veya ınstagram gibi uygulamalardan sonra, dünya küçük bir köy halini almış bulunmakta! Bu uygulamalar da: canlı yayınlar açmak, şahit olduğumuz veya yaşadığımız anlık olayları paylaşmak, gündemi meşgul eden konular üzerine konuşmak ve önemlisi kendi kitlemizi oluşturup takipçilerimizle paylaştığımız, benim de “anlık habercilik” dediğim olay, bugünün popüler bazı meslek gruplarını yakın gelecekte tarihe gömecek düşüncesi içerisindeyim.

Tarihe gömülecek meslekler arasında sinema sektörünün olduğunu düşünmüyorum ama beyazperde dediğimiz sinemaların kapatılacağı öngörüsünde bulunabilirim. Çünkü Netflix, Disney, ve BluTV gibi platformlar varken, izleyici zahmet edip de sinemaya gider mi konusunda biraz kuşkuluyum… tabii kalabalık bir ortamda, film izlemek isteyenlerin adresi sinema salonları olacaktır. Yalnız kaç kişi gider, verilen emeğin maddi-manevi bir dönüşü olur mu onu bilemem!

Hepimizinde bildiği gibi, müzik dünyasında albüm çıkarma dönemi kapandı! Yıllarca korsan kaset satışlarıyla savaşan sanatçılar, dijital platformlara yenik düştüler. Ve bunun neticesinde “Satış yoksa, albüm de yok.” politikası uygulandı. Şimdi popüler olan sanatçılar bile yılda 1-2 single çıkararak ve belirli konserlere giderek ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Zorlu ve yorucu bir geçiş sürecinde olan sanat dünyasından, sinema sektörüde nasibini alıyor… “Sinemacılar bu zorlu dönemde nasıl ayakta kalıyorlar, çekmiş oldukları filmler ile maddi bir dönüş alıyorlar mı, çekilen filmler beyazperde ve dijital sinema dünyasında ne kadar yer buluyor, yönetmenlerin problemleri neler, sinemaya gönül vermis genç yönetmenleri, nasıl bir sanat dünyası bekliyor.” gibi sorunların cevaplarını almak için mesleğinin gelecek vaat eden ismi Gizem İbak’ın kapısını çalıyorum.

Gizem İbak “Sinema Mesleği Masada Değil, Sahada Öğrenilir”

Gizem İbak, okuyucu adına soruyorum: Bize kendini tanıtır mısın?

 Merhabalar, Gizem İbak ben. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV Bölümü’nden 2018 yılında mezun oldum. Şu ana kadar beş kısa film ile yirmiden fazla firmanın dijital reklam filmini yönettim. Kariyerime reklam ve sinema alanında yönetmen olarak devam ediyorum.

Nasıl bir ailede büyüdün? Çocukluğunun geçtiği mahalleyle ilgili unutamadığın bir anını bizlerle paylaşır mısın?

Birbirini seven, eğlenceli bir anne babayla, tek çocuk olarak arkadaşça bir ortamda büyüdüm. Beykoz’a bağlı sakin bir semtte oturuyorduk, deniz kenarıydı. Mahalle ortamı pek yoktu ancak bisiklete binmeyi ve tekne kiralayıp boğaza açılmayı çok severdim.

“Zaten yine yaparsın, hobi gibi”

Toplumumuzda şöyle bir düşünce var: “Sanat hobi olarak yapılmalı” gibi ve çocuklarının garanti meslek diye adlandırılan: doktorluk, öğretmenlik veya avukatlık gibi alanlara yönelmesini istiyorlar… Güzel Sanatlar Fakültesinde okumaya karar verdiğin zaman ailenin tepkisi ne oldu? Ve sanat dünyasında ailenin desteğinin önemi nedir?

Ailelerin bu kaygısını yadırgamıyorum ve günümüz koşullarında hak da veriyorum. Ben on yaşında tiyatro sahnesine çıktım, yirmi bir yaşına kadar da oyuncu olarak yer aldım. Ailem sanat disiplininden uzaklaşmayacağımın bilincindeydi. Üniversite sınavı senesi konservatuvar okumak istemediğimi, güzel sanatlara gidip yönetmen olacağımı söylediğimde de fazla garipsemediler. Sadece, sınavda ben Türkiye sıralamasında 1800. olmuştum. Babam o zaman bu yüksek puanla Boğaziçi Üniversitesi’ne gitmemi çok istemişti. Ve cümlesi sizin dediğiniz gibi “Zaten yine yaparsın, hobi gibi” olmuştu.

Ben aile desteği gören şanslı azınlıktanım. Onlara her zaman minnettarım. Yapabildiğim çoğu şeyi onlara borçlu olduğum bilinciyle ilerliyorum. Ancak sorunuzun cevabı; aile desteği her ne kadar belli bir konfor alanı sağlasa da sanatın çatışmadan çok beslendiğini düşünüyorum, Türk ve Dünya Sineması’nda ailesi tamamen karşı çıkmış çok kıymetli yönetmenlerle karşılaşabilirsiniz.

Medya sektöründe eğitimin önemi nedir? Güzel Sanatlar fakültesinde okumadan yönetmen olamaz mıydın? Medya sektörü, iş konusunda geniş bir yelpaze ağına sahip! Neden, yönetmenlik alanında ilerlemek istedin?

Ben hayata, “Bir işi yapmak isteyen yolunu, istemeyen sebebini bulur” perspektifiyle baktığımdan eğitimi olmazsa olmaz görmüyorum. Hatta sinema adına konuşmam gerekirse mesleğin masada değil sahada öğrenildiğini düşünüyorum. Fakat sinema, kuralları, matematiği olan bir sanat dalı. Endüstrinin içinde doğru bir yer edinebilmek için asgari düzeyde de olsa eğitiminiz olması gerekiyor. Eğitim ve saha arasındaki dengenin doğru kurulması gerektiğini düşünüyorum.

Yönetmenlik bir doruk değil, bu disiplinin birçok farklı alanı var ve her biri de en az yönetmenlik kadar kıymetli çünkü kolektif bir iş biçiminde domino taşı gibi her biri birbirine bağlı. Ancak ben tiyatroda oynarken dahi yönetmeye teşne bir çocuktum.

Ne tür filmler çekmeyi seviyorsun? Şu ana kadar hangi filmlerin yönetmenlik koltuğuna oturdun? Önümüzdeki süreçte sinema izleyicisini ne gibi sürprizler bekliyor?

Söyleyecek bir cümlem olduğunda kısa film çekiyorum. Yani genelde bir derdim varsa yönetmen koltuğuna oturuyorum. Şu ana kadar Bildiğin Gibi, Filmin Sonu Güzel Bitecek, Gitmeden Önce, Acıdan Başka, India Diaries isimli kısa filmleri yazdım ve yönettim. Biri Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk öyküsünden uyarlamaydı.

Bu yaz, çocukluğumuzun yazlarını selamlayacağımız son bir kısa film çekeceğim. 2025 yazında da yazımını şimdilerde tamamladığım ilk uzun metraj filmim için motor demeyi öngörüyoruz.

Türkiye’den Hindistan’a uzanan bir sanat hikayen var! O unutulmaz süreci dinlemek istiyorum? Senin yolundan gitmek isteyen meslektaşlarına da bir yol gösterici olman açısından söyleyeceklerin çok önemli.

20’li yaşlarımın başında “neden sinema yapacağım” sorgulaması içerisindeyken, Hindistan Sineması’ndan aktör Aamir Khan’ın filmleri beni oldukça etkilemişti. Sekiz bin km öteye uzanıyordu, söylemek istedikleri ve bana devam etme ilhamı veriyordu. Böyleyken tanışmak, ona sorular sormak istedim. Ben her zaman soruları olan bir çocuktum ve o dönem de benim için farklı değildi. Yolun beni Hindistan’a çıkarması, benim dışımda, beni önemseyen herkes için büyük bir problemdi tabii. Hayat bana, bu serüveni üretimle, sevgiyle, neşeyle geçirme şansı tanıdı.

Aamir Khan’a yazdığın mektubun içeriğini merak ediyorum! Usta bir oyuncuyu ikna edecek ve seni “Dangal” filminin setine davet edecek neler yer alıyor? Khan’ı karşında gördüğünde ne hissettin? Kendisinden sanat adına neler öğrendin? Ve ayrıca Hindistan’da iki kısa film çekmişsin, bu filmlerde Khan’ın desteği oldu mu?

Esasen bu sürecin gizli kahramanı dönemin Mumbai Başkonsolosu Sn. Sabri Ergen’dir. Ben Aamir Khan’a iletilmesi ricasıyla ona göndermiştim. O uğraşmasaydı böyle bir yolculuk olmazdı. Ben Sn. Khan’a çok kısa birkaç cümle yazdım aslında, Türkiye’de sinema bölümünde öğrenci olduğumu, kendisine sorular sormak istediğimi, setine gelip gelemeyeceğimi sordum. Hepsi buydu.

Giderken pek heyecanlı değildim fakat karşımda gördüğüm ilk an biraz çekindiğimi hatırlıyorum. Bu duygu sohbet başlayana kadar sürdü, sonrasında sanki kırk yıldır tanıdığım biri hissine kapılmıştım. Her ne kadar ortak bir dile, kültüre sahip olmasak da sinema gibi ortak bir meselemiz vardı ve onun yanında geçirdiğim günler bu yanıyla oldukça kıymet kazandı.

Ben Aamir Khan sorularında uzun yanıtlar vermem genelde, herkesin her şeyi bildiği hissiyle, ancak bu sorunuza bir anektodla cevap vermek istiyorum. Ben Aamir Khan’dan sanatın yalnız para, nam için değil bir ülkenin kaderini değiştirebilmek için yapılacağını öğrendim.

Bir akşam setten çıkmış onun arabasıyla otele gidiyorduk, sokakta insanlar yatıyordu. İster istemez bu dikkatimi çekti. Bu noktada bana dönüp ülkesinin nasıl yüzyıllarca sömürüldüğünü, özgürlüklerini kazandıkları andan itibarense nasıl canla başla her alanda mücadele ettiklerini, ülkesinin insanını ne kadar sevdiğini anlattı. Dangal filmine çok ayrı bir önem veriyordu, bu filmin ülkede kız çocuklarına olan bakışı değiştireceğine inanıyordu. Bir sene sonra filmin galası için ülkeye gittiğimde sözlerinin alelade değil, halkı harekete geçiren işaret fişeği olduğunu fark ettim. İlgililer Dangal filminin o ülkede nasıl bir dönüşüme öncü olduğunu internette bulabilir.

Filmlerde Sn. Khan’ın somut bir katkısı olmadı ancak bana ülkesini sevdirmesi yeterliydi.

“Ülkeye üç gün sabredebilirsen, tekrar ne zaman geleceğini planlamaya orada başlarsın”

Ülke Hindistan olunca, sormadan edemiyorum: Kültürleri, yemekleri, dinleri… kısacası senin gözünden Hindistan’ı görmek istiyorum.

Ben Hindistan’ı seviyorum. Bana sorulduğunda “Eğer ülkeye üç gün sabredebilirsen, bir daha ne zaman geleceğini planlamaya orada başlarsın” diyorum. İlk üç gün biraz çetin geçebilir. (Gülüyor) Hindistan’ı anlatmak ayları yılları alır. Fakat en çok nereyi sevdiğimi sorarsanız Goa’nın benim için çok özel olduğunu söyleyebilirim.

Yönetmenlik nasıl bir meslek? Yönetmen olmak isteyenlerin sahip olması gereken özellikler nelerdir? Ve bir yönetmen tam olarak ne yapar?

Ben yönetmenliğin, bir orkestra şefliği olduğunu düşünüyorum. Tüm sesler doğru yönetilmezse birer ses olarak kalıyor, kimi zaman baş dahi ağrıtabiliyor ancak doğru yönetildiği takdirde bir eser çıkıyor ortaya.

İnsanı, insana, insanla anlattığımız bir disiplinin içerisindeyiz. Bu nedenle yönetmen olmak isteyenlerin bunu başarabilmek için insana, doğaya, akıp giden yaşama aidiyet duyması birinci öncelik gibi geliyor bana. Hayatın içindekini 16:9 ekrana taşıyabilmemiz için hayatın içinde olmamız gerekiyor.

Yönetmen başta da dediğim gibi, kolektif bir üretim ağının başındaki kişidir. Bir senaryoyu dekupe edip ekrana en doğru biçimde taşıyan, oyuncuyu ve tekniği yönetendir. Senaryonun kağıttan ekrana taşınma serüveninde dünyayı kuran kişidir.

Ülkemizde ve dünyada hayran olduğun, kendine idol alıp yolundan gitmek istediğin yönetmenler kimler?

İlham aldığım veya idol olarak gördüğüm bir yönetmen olmamakla birlikte, ülkemiz ve dünya sinemasını yakından takip ediyorum. Her biri benzersiz bir perspektifle sinema sanatına katkıda bulunan bir çok yönetmenden kariyerinin başında bir sinemacı olarak öğrenmeye devam ediyorum.

“Başarının bir formülü yok.”

T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı destekli bir film çektin ve film birçok yerden ödül aldı. Hatta Cannes’a bile gitti! Başarının sırrı nedir?

Başarının bir formülü yok esasen. Varsa da ben bilmiyorum. Bir plan dahilinde üretmiyorum, o dönem söylemek istediğimi ekrana taşıyorum. Son kısa filmim India Diaries mesela oldukça kişisel bir meseleden yola çıkmıştı, üretimin her aşamasında emek veren herkese “Bu iş kimsenin ilgisini çekmeyebilir, emekleriniz için minnettarım ancak hiçbir şeyin garantisini veremiyorum” dedim. Film İngiltere’den seyirci özel ödülü aldı.

Yönetmenlik her yönüyle masraflı bir meslek. Film çekimi sürecinde, finansal kaynağı nasıl elde ediyorsun? En önemlisi filmlerinden maddi bir geri dönüş alıyor musun?

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, kimse kısa film çekerek para kazanamaz. Ödül kazanır, ismini kazanır, kariyerini oluşturan basamakları yavaş yavaş tırmanır ancak bunun maddi bir kazanımı olmaz. Filminiz dijital platformlara satılırsa telif geliri elde edebilirsiniz ya da ödül veren yarışmalarda yer alabilirsiniz ancak bu tatmin etmeyecektir.

Bir kısa filmimi Kültür Bakanlığı’nın hibesiyle ürettim. Onun dışındakileri kendim fonladım. Fakat dediğiniz gibi sinema oldukça pahalı sanat.

Peki, sadece beyaz perdede mi yer alacaksın? Netflix, Disney, ve BluTV gibi platformlar hakkında ne düşünüyorsun?

Platformların üretimlerin seyirciyle buluşma oranını arttırdığını düşünüyorum bu yanıyla varlıklarını olumlu karşılıyorum. Üretimlerimin seyirciye ulaşabileceği her yerde olmayı arzularım.

Son dönemde çekilen diziler hakkında ne düşünüyorsun? Bana göre senaryo kıtlığı var! Yaratıcı dizilerin çıkmadığını düşünüyorum… Önümüzdeki süreçte dizi çekmeyi düşünüyor musun? Ve çekersen bu dizinin konusu ne olmalı?

Dizilere bakıyorum. Ne var, ne anlatıyor, kim yazmış, kim yönetiyor gibi sorularım oluyor. Hepsine biraz bakıyorum, bir fikrim oluyor böylece. Değerlendirmenize katılmakla birlikte televizyonun bambaşka bir dünya olduğunu düşünüyorum. Yerli diziler, yersiz uzun. Bu da üreticileri kısır döngüye sokuyor buna karşın Türk dizileri dünya pazarında çok büyük bir paya sahip ve tüm dünyada ilgiyle izleniyor.

Bir süredir, 1970’lerden günümüze uzanan nahit bir aile hikâyesi üzerine çalışıyorum. Tek başıma dizi yazabileceğimi düşünmüyorum ancak konseptini tasarlarken keyif alıyorum.

“Yerli diziler, yersiz uzun.”

Seni takip eden, örnek alan ve yolunda gitmek isteyen genç meslektaşlarına neler söylemek istersin?

Olumsuz bir tablo çizmek istememekle birlikte, kimsenin size çıkarıp “Git filmini çek” diyerek milyonlar vermeyeceğini söylemek istiyorum. Kapılar kapalı, siz açacaksınız; anahtarınız sabır, üretmek ve çok istemek. Odada çok sandalye yok, oturmak istiyorsanız kimseyi itip kakmadan yine sabır, üretmek ve çok istemek parolanız olacak. Yetenek ve emek, mutlaka bir yerde karşılığını bulur. Sadece belli dönemlerde sanılandan fazla sabretmek gerekebilir.

Ben dokuz yaşında bir çocukken Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin duvarında “Meslektaşlarım kardeşlerimdir” yazısını okumuştum. O günden bu yana, buna inanıyorum. Dilerim bu inancı hiçbir koşulda siz de yitirmezsiniz.

Bu son sorum: Nasıl bir yönetmen olarak anılmak istiyorsun?

Onlu yaşlarımın sonundan itibaren bu sektörde çok fazla insan bana karşılıksız emek verdi, ben de bu döngüyü sürdürebilmek gayretindeyim ve bir gün buradan gittiğimde filmlerim kalırsa geriye onlar için iyi kötü her şeyi söyleyebilirler fakat beni iyi hatırlamalarını dilerim.

Röportaj için teşekkür ederim. Okuyanlara da zaman ayırdıkları için teşekkür ederim.

Röportaj: Murat Fırat

Yorumlar

Popüler Yayınlar

Müziğin Ritimlerinden Beyaz Perdeye Sektörün Ezberlerini Bozan Bir Yönetmen Portresi

                 Röportaj: MURAT FIRAT  Türkçe rap kültürünün henüz emekleme aşamasında olduğu yıllarda imkânsızlıkların ortasında prodüktörlük ve yapımcılık üstlenerek bir devrin temellerini atan öncü bir vizyoner. Müzik kariyerinde onlarca albüme imza atıp yüzlerce klip çektikten sonra sinemanın görsel dünyasına adım atan ve Şuursuz Aşk gibi projelerle ulusal ve uluslararası arenada ödüllere layık görülen sıra dışı bir yazar ve yönetmen. Sadece kamera arkasındaki ustalığıyla değil popüler kültür standartlarına sektörün yapımcı egolarına ve sahte şöhret algısına karşı sergilediği tavizsiz duruşuyla da fark yaratıyor. Müziğin hikaye anlatıcılığından Alman sinema disiplinine set ortamındaki katı ilkelerinden evlilik ve hayata dair samimi itiraflarına kadar uzanan bu söyleşide popülist ezberleri bozan son derece dobra bir sanat yolculuğuna tanıklık edeceksiniz. Kariyerinize Türkçe rap’in henüz emekleme aşamasında olduğu dönemle...

Zeynep Mansur’dan Popun Tatlı ve Alaycı Yüzüne Güçlü Bir Dönüş: “Di Mi?”

                        Haber: MURAT FIRAT  Türk pop müziğinde bazı şarkılar vardır; ilk dinleyişte büyük iddialar ortaya koymaz, kendisini dinleyiciye zorla kabul ettirmeye çalışmaz ama insanın kulağında güzel bir iz bırakır. Bir süre sonra fark edersiniz ki melodisi aklınızda dolaşıyor, nakaratını istemeden mırıldanıyorsunuz ve yeniden dinlemek istiyorsunuz. Zeynep Mansur’un yeni çalışması “Di Mi?” bende tam olarak böyle bir his uyandırdı. Uzun zamandır Türkçe pop müziğin içerisinde farklı türlerin birbirine fazlasıyla karıştığı bir dönemi yaşıyoruz. Rap müzik, arabesk, elektronik altyapılar ve deneysel sound’lar pop müziğin sınırlarını genişletirken, zaman zaman popun kendi sade ve melodik kimliğini de geride bıraktığını görüyoruz. Elbette müzik değişecek, gelişecek ve yeni türlerle buluşacak. Ancak bazen insan yalnızca iyi yazılmış, iyi düzenlenmiş ve sanatçının kendisini rahatlıkla ifade edebildiği bir pop...

30 Yıl Sonra Yeniden Konuşan Göksel: “İçimdeki Çocuk Hiç Değişmedi”

                  Röportaj: MURAT FIRAT Bir sanatçıyı yalnızca en çok bilinen şarkılarıyla tanımak, bazen onun hayatının en önemli bölümünü kaçırmak demektir. Çünkü sahnede görünen birkaç dakikanın, bir albüm kapağının ya da radyolarda yıllarca çalan bir şarkının arkasında; hayaller, kırgınlıklar, mücadeleler, bekleyişler ve yeniden ayağa kalkma cesareti vardır. Göksel’in hikâyesi de tam olarak böyle bir hikâye. 1996 yılında “Senden Kalan” albümüyle müzik dünyasına adım atan, ardından “Gönüllü Yazıldım” gibi bir eseri 90’lar Türk pop müziğinin hafızasına bırakan Göksel, aradan geçen 30 yıla rağmen geçmişte kalmış bir isim olarak değil, hâlâ üreten, hâlâ düşünen ve hâlâ yeni şarkıların peşinden giden bir müzisyen olarak karşımızda. Bu röportajın çıkış noktası da biraz tesadüf, biraz merak ve biraz da geçmişin bugüne bıraktığı izlerle ilgili. 90’lar şarkıları arasında yeniden karşıma çıkan “Gönüllü Yazıldım”, beni yalnızca bir haber hazırlamaya...

Herkes Kolaya Kaçarken Gülşen Çıtayı Bir Kez Daha Yükseltti

                        Haber: MURAT FIRAT  Müzik endüstrisinin son yılların en büyük kimlik ve finans krizlerinden birini yaşadığı bir dönemdeyiz. Tüketim alışkanlıklarının değişmesi, dijital platformların hız odaklı yapısı ve yapay zekâ destekli üretimlerin giderek yaygınlaşması, müziğin üretim biçimini de kökten değiştirdi. Şarkılar iki dakikanın altına inerken, büyük prodüksiyonlar yerini düşük maliyetli işlere bıraktı. Üstelik sektörün önemli bir bölümü, "Müzikten artık para kazanılmıyor." düşüncesini neredeyse ortak bir kabulleniş hâline getirmiş durumda. Tam da böyle bir atmosferde Gülşen, İtaat Yok ile yalnızca yeni bir single yayımlamadı. Aynı zamanda pop müziğin hâlâ büyük fikirlerle, cesur prodüksiyonlarla ve yüksek standartlarla üretilebileceğini gösteren güçlü bir cevap verdi. Yaklaşık otuz yıldır sahnede, stüdyoda ve ekranlarda istikrarını koruyan sanatçı, kariyerinin bu döneminde bile kendini tek...

Selahattin Erhan: "İnsanların Hayatına Dokunmayan Hiçbir İşin Gerçek Bir Anlamı Yok"

                  Röportaj: MURAT FIRAT  Türk pop müziğinde yıllardır birçok unutulmaz esere imza atan söz yazarı ve besteci Selahattin Erhan, üretim anlayışından müzik sektörüne, hekimlik mesleğinden hayat felsefesine kadar pek çok konuda samimi açıklamalarda bulundu. Zerrin Özer'den Bülent Ersoy'a, Funda Arar'dan Mustafa Sandal'a kadar birçok önemli isme verdiği eserlerle tanınan Erhan, bu röportajda yalnızca kariyer yolculuğunu değil; sanatın topluma katkısını, müziğin değişen yüzünü, telif haklarını, genç müzisyenlere tavsiyelerini ve geleceğe dair hedeflerini de tüm açıklığıyla anlattı. Bugün birçok sanatçı tarafından seslendirilen eserlerin altında imzanız var. Ancak sizi sadece şarkılarınızla tanıyan geniş bir kitle bulunuyor. Selahattin Erhan'ı kendi cümleleriyle nasıl anlatırsınız? Bugüne kadar uzanan yolculuğunuzu nasıl özetlersiniz? Yaptığım ya da yapacağım işler ne olursa olsun, insanların hayatına pozitif katkıla...

“Gelip Geçenlere Karşı Bir Duruş: Zerrin Özer’den Güçlü Bir Müzikal Manifesto ‘Geliyorlar Gidiyorlar’”

Haber: MURAT FIRAT Türk pop müziğinin zamana meydan okuyan sesi  Zerrin Özer , yeni şarkısı  Geliyorlar Gidiyorlar  ile bir kez daha yalnızca müzik yapmadığını, aynı zamanda bir duruş sergilediğini kanıtlıyor. Bu çalışma; hız çağının ilişkilerine, yüzeysel duygularına ve kolay tüketilen aşklarına karşı güçlü bir itiraz niteliği taşıyor. Dinleyiciye sadece melodik bir deneyim sunmakla kalmıyor; aynı zamanda içsel bir yüzleşmeye davet ediyor. Şarkının sözlerinde  Habil Ceyhan  imzası var; sade ama etkili bir dil kullanımıyla günümüz ilişkilerinin kırılganlığını gözler önüne seriyor. Bestede  Bülent Yetiş , duygunun omurgasını kurarken; düzenlemede  Mustafa Arapoğlu  ve  Göksel Kamçı  modern dokunuşlarıyla parçayı bugünün ritmine başarıyla taşıyor. Ortaya çıkan sonuç; geçmişin deneyimi ile bugünün enerjisini buluşturan dengeli ve etkileyici bir yapı. Zerrin Özer, bu şarkıda yalnızca bir yorumcu değil; adeta bir anlatıcı, hatta bir tanık. Sö...

Gökberk Demirci: Kalbimin ve mantığımın el verdiği sürece oyunculukta çok katı kuralım yoktur

Gökberk seni tanıyalım? 1989 yılında İzmit’te dünya'ya geldim. O zamanları fazla hatırlamıyorum, fakat mutlu bir bebekmişim fotoğraflardan anladığım kadarıyla  ;)   Aslen Adanalı’yım. Babamın mesleğinden dolayı birçok yer gezdik, gördük ve yaşadık. Benden 6 yıl sonra kardeşim Berkay dünyaya geldi. Pek uslu sayılmazmışım; öyle diyorlar. Ama o evre çok uzun sürmedi. Sanırım çocukken de büyüktüm hep! Hiç değişmediğimi söylerler.  ;) Sanırım oyunculuk kariyerin çocuk oyunları ve skeçlerle başladı? Kariyerim sayılmaz ama temeli çocukluk yıllarına dayanıyor. Özel günlerde oynanan oyunlar, anlık girilen karakterler ve başka birisi gibi davranmalar vs, vs (gülüyor). Çocukken fazla enerjiktim. Haliyle öğretmenlerim de bunu bir yarara dönüştürdüler. Hem benim için, hem de kendi sinir sistemleri adına  ;) 😉   Birçok konuda en büyük destekçim önce inancım, sonra ailem ve yakın çevrem oldu. Cengiz Küçükavyaz tiyatrosu ve Aktör-ist’lun kariyerin açısından ...

Meltem Leylekoğlu’ndan Doğru Şarkıyla Gelen Güçlü Bir Adım: Sardunyalar

                       HABER: MURAT FIRAT Müzik dünyasında bazı sanatçılar vardır; kendilerini bir anda değil, zaman içinde, sabırla ve üreterek ortaya koyarlar. Meltem Leylekoğlu da bu isimlerden biri. Sahne deneyimi, farklı müzik türlerine olan yatkınlığı ve kendisini geliştirme isteğiyle yoluna devam eden sanatçı, yeni çalışması “Sardunyalar” ile kariyerinde dikkat çekici bir adım atıyor. Meltem’in müzik yolculuğuna baktığımızda, yalnızca bir şarkı söyleyen değil, bu işi hayatının merkezine alan bir sanatçı profili görüyoruz. O Ses Türkiye’de yer alarak geniş bir dinleyici kitlesinin dikkatini çeken Leylekoğlu, sahne çalışmalarını da sürdürerek müziği günlük hayatının geçici bir parçası olmaktan çıkarıp mesleki bir çizgide devam ettiriyor. Benim açımdan bir sanatçıyı değerlendirirken yalnızca sesine ya da sosyal medyada ne kadar görünür olduğuna bakmak yeterli değil. Sahneye çıkmak, üretmek, repertuvar hazırlamak, dinleyiciy...

Bir Şarkının Yeniden Nefes Alışı: Zeynep Casalini ve Gözlerin'in Sessiz Gücü

                      Haber: MURAT FIRAT  Bazı şarkılar vardır. İlk dinleyişte güzel gelir. Bazıları ise yıllar geçtikçe anlamını büyütür, her kuşakta yeniden başka bir kalbe dokunur. Çünkü gerçek eserler zamana direnmez, zamanla birlikte olgunlaşır. Onları yeniden söyleyen her yorumcu da yalnızca bir şarkıyı seslendirmez. O eserin hafızasına kendi ruhunu bırakır. Zeynep Casalini'nin sesinden dinlediğimiz Gözlerin de tam olarak böyle bir yeniden buluşmanın hikâyesini anlatıyor. Bir klasikle yeniden karşılaşmanın en büyük riski, dinleyicinin hafızasında yer etmiş duyguyu bozabilmektir. Çünkü yıllardır bizimle yaşayan eserler yalnızca melodileriyle değil, taşıdıkları anılarla da var olur. Bu yüzden onları yeniden yorumlamak cesaret ister. Zeynep Casalini ise bu cesareti gösterirken şarkıyı değiştirmeye çalışmıyor. Tam tersine onun özüne yaklaşmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, yorumun en güçlü tarafını oluşturuyor. Gözl...

Türkiye'nin ilk egzotik "Karınca Çiftliği"

Uzun zamandır takip ettiğim genç bir Youtuber var. Yeditepe Üniversite'sinde Endüstri Ürünleri ve Tasarımı bölümü mezunu, oyunculuğa merak salıp tiyatro eğitimi aldı, ayrıca "Karınca Çiftliğim" kanalında egzotik hayvanların videolarını paylaşıyor. Tek ve en büyük hedefinin "hayvan sevgisini insanlara aşılamak olduğunu" belirten Tuğkan Gönültaş, evinde hayvan beslemek isteyenlere çok özel tavsiyelerde bulundu. Merak edenler için soruyorum: Tuğkan Gönültaş kendini anlatabilir misin?  Selam, bendeniz Tuğkan GÖNÜLTAŞ. 1987 yılında İstanbul’da doğdum. Yeditepe Üniversite’sinde Endüstri Ürünleri ve Tasarımı Bölümü’nü bitirmemin hemen ardından, kısa süreli bir yurt dışı serüveninden sonra tekstil sektöründe kendi markamı kurdum.   Vatani görevimin ardından oyunculuğa merak sardım ve tiyatro eğitimine başladım. Çocukluğumdan beri iç içe olduğum egzotik hayvanların paylaşımlarını (hobi olarak) Youtube üzerind...