Türkçe rap kültürünün henüz emekleme aşamasında olduğu yıllarda imkânsızlıkların ortasında prodüktörlük ve yapımcılık üstlenerek bir devrin temellerini atan öncü bir vizyoner. Müzik kariyerinde onlarca albüme imza atıp yüzlerce klip çektikten sonra sinemanın görsel dünyasına adım atan ve Şuursuz Aşk gibi projelerle ulusal ve uluslararası arenada ödüllere layık görülen sıra dışı bir yazar ve yönetmen.
Sadece kamera arkasındaki ustalığıyla değil popüler kültür standartlarına sektörün yapımcı egolarına ve sahte şöhret algısına karşı sergilediği tavizsiz duruşuyla da fark yaratıyor. Müziğin hikaye anlatıcılığından Alman sinema disiplinine set ortamındaki katı ilkelerinden evlilik ve hayata dair samimi itiraflarına kadar uzanan bu söyleşide popülist ezberleri bozan son derece dobra bir sanat yolculuğuna tanıklık edeceksiniz.
Kariyerinize Türkçe rap’in henüz emekleme aşamasında olduğu dönemlerde sanatçı ve yapımcı olarak başladınız. Adım Adım Türkrap, Akşamdan Kaldım, Acımasız Dünya gibi kişisel albümlerin yanı sıra Hip Hop Menü serisi, Türkrap Hiphoploji ve GMG Clan gibi birçok toplu projede yer aldınız. O yıllardaki kolektif üretim ruhu ile bugünün müzik endüstrisi arasındaki en belirgin fark sizce nedir?
Saydığınız albüm projelerinde yer almaktan ziyade, doğrudan yapımcılığını ve prodüktörlüğünü üstlendim. Sorunuzun devamına gelecek olursak; o zamanlar fiziki bir üretim söz konusuydu. Kaset ve CD maliyetleri; plastik, kartonet, matbaa ve bandrol giderleri demekti. Tabii ki stüdyo giderleri de bugünkü gibi neredeyse bedava değildi. İlk zamanlar kayıt alabilmek için büyük makara bantlara ciddi paralar harcıyorduk. Ayrıca stüdyo saat ücretleri ve aranje maliyetleri, albüm başına neredeyse bir araba parasına denk geliyordu. O dönemde prodüksiyon yapmak çok ciddi bir işti; şimdiki gibi giriş barajı düşük ve kolay bir alan değildi. Zordu, sancılıydı ama bir o kadar da keyifliydi. Üretimde gerçek bir ruh vardı, şimdiki gibi tamamen para odaklı değildi. Promosyon imkânları doğal olarak neredeyse hiç yoktu. Bu yüzden Ceza ve Fuchs ile tanıtım partileri düzenlerdik; Sagopa Kajmer, o zamanki adıyla Silahsız Kuvvet ise DJ’liğimizi yapardı. Sırtımızda afişlerle müzik marketleri gezerdik, verilen emekler çok büyüktü. Türkçe rap bugünlere kolay gelmedi diyebilirim.
Lewo ve Akrap gibi projelerden Altın Vuruş ve Türkrap Üssü gibi albümlere uzanan geniş bir diskografiniz var. Müziğin söz ve ritim odaklı yapısında kazandığınız hikâye anlatıcılığı, sinemaya geçerken görsel dilinizi nasıl şekillendirdi?
Görsel dilime mutlaka pozitif yansımaları olmuştur; ancak bu alanda edebi yönüm çok daha etkilidir. Çünkü hayatı yoğurmayı seviyorum.
Mehmet Can’ın Bana Bu Kadarı Fazladır, Serhan Ulusu’nun Tılsım, Tunay’ın Süzülür ve Sedat Coşkun’un Yaşanıyormuş klipleri başta olmak üzere birçok müzik videosunun yönetmenliğini yaptınız. Klip yönetmenliği, sinemaya geçişinizde size nasıl bir altyapı sağladı? Kısa sürede güçlü bir duygusal etki yaratma ve atmosfer kurma disiplini bugün hâlâ işinize yarıyor mu?
Saydığınız isimlerin çok daha fazlası var; Müslüm Gürses, Ümit Yaşar, Niran Ünsal, Mustafa Uğur ve daha birçoğu... 400’ü aşkın klip çektim, en az 100 kadar da reklam filmim vardır. Bu çalışmalar elbette teknik açıdan beni ciddi anlamda pratik bir yönetmene dönüştürdü.
Müzik kariyerinizde Türkçe rap’in henüz ana akımda bu kadar geniş yer bulmadığı dönemlerde albümlere imza attınız. Ritmin ve sözün bu kadar baskın olduğu bir disiplinden sinemanın görsel dünyasına geçiş kararınız hayatınızda tam olarak nasıl bir kırılma noktasıyla başladı? O dönemde “ben artık görsel hikâye anlatacağım” dediğiniz anı hatırlıyor musunuz?
İlk dizi projemi yazıp yönettiğimde 20 yaşındaydım ve yüksek bütçeli bir projeydi. İlk rap albümümü piyasaya sürdüğümde ise henüz 15 yaşındaydım. Dolayısıyla benim her anım bir kırılma noktasıydı. 22 yaşıma geldiğimde prodüktörlüğünü üstlendiğim Türkçe rap albümü sayısı 33’e ulaşmıştı; bu rekor bugün bile dünyada kırılabilmiş değil. Geçmişe baktığımda, tüm bu projeleri hangi arada yaptığıma kendim bile şaşırdığım zamanlar oluyor.
Almanya’da Bavaria Filmstadt bünyesinde sinema eğitimi aldınız. Alman sinema okulunun disiplini ile İstanbul’da büyümüş, rap kültürünün içinde yetişmiş bir sanatçının sezgisi bir araya geldiğinde ortaya nasıl bir çalışma yöntemi çıkıyor? Hâlâ o eğitimden taşıdığınız alışkanlıklar var mı?
Alman disiplini beni oldukça kontrolcü ve işini asla şansa bırakmayan bir yönetmene dönüştürdü. Başka bir yönetmenin 6 haftada çekebildiği bir projeyi ben 2 haftada rahatlıkla tamamlayabiliyorum. Genelde kurgucular 6 haftada çekilmiş filmleri montajlarken sahneleri bağlama konusunda sinir krizleri geçirirken, benim 2 haftada çektiğim projelerde sorunsuz, tertemiz bir kurgu ve montaj yapabiliyorlar. Sanırım bu yeterli bir örnek olacaktır.
Rap yıllarınızda Kara Kutu adlı bir roman da yazdınız. Edebiyat ile sinema arasında kendiniz açısından bir köprü kurduğunuzu düşünüyor musunuz? Karakter yaratırken hâlâ o dönemden taşıdığınız edebi reflekslerden yararlanıyor musunuz?
Kara Kutu biraz daha yeni bir serüven ancak sorunuzun cevabı kesinlikle evet.
Şarkı yazarlığı ve klip yönetmenliği tecrübeniz, filmlerinizin kurgu ritmini veya sahnelerdeki atmosfer kullanımını ne ölçüde besliyor? Müzikteki “hikâye anlatma” refleksiniz, sinemadaki senaryo yazımınıza nasıl yansıyor?
Yüzde yüz yansıyor diyebilirim. Tüm bu disiplinler bende tek bir vücut oluşturuyor. Projelerimizin dünya genelinde bu kadar çok ödül almasının ana sebebi, bu bütünlüğe tam anlamıyla hâkim olabilmektir. Senaryodaki sahneyi konuşturmak ya da dramatik yapısının emarını çekmek bende bir refleks haline geldi; çünkü mesleğe çocuk yaşta başladım. Sünnet düğünümden hemen sonra stüdyo kaydına gittiğimi hatırlıyorum.
Çok sayıda televizyon filmi ve sinema projesinde hem senarist hem yönetmen olarak yer aldınız. Televizyon formatının getirdiği pratiklik ile sinemanın daha sanatsal ve özgür anlatımı arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
TV filmindeki duruşumla sinemadaki duruşum pek değişmez. Bir sahneyi asla yapımcının istediği gibi çekmem. Sahne neyi gerektiriyorsa ekibim benim kontrolümde onu çekmek zorundadır; aksi takdirde yapımcıya sete girme yasağı koyarım ki bunu yapmışlığım da çoktur. Hiçbir yapımcı benimle çalışırken kişisel egolarıyla hareket edemez; sektördeki tüm yapım firmaları da bunu bilir. Aksi halde TV pratikliğindeki saçmalıklara yem olursunuz. Zaten bu sebepten ötürü genelde artık TV filmi veya dizi tekliflerini kabul etmiyorum.
Şuursuz Aşk projesindeki 1980’ler atmosferi, dönemin toplumsal travmaları ve akıl hastanesindeki iki karakterin masumiyeti arasındaki tezatlığı kurarken kamera arkasındaki görsel dilinizi nasıl şekillendirdiniz? Bu atmosferi oluştururken özellikle hangi detaylara güvendiniz?
Senaryo zaten çok kuvvetliydi. Oyuncularım tartışmasız Avrupa’nın en sağlam isimleri arasındaydı. Görüntü yönetmenim Sami Saydan projeyi çok benimsedi. Bu sektörde genelde oyuncuların peşinden koşulur ama Şuursuz Aşk projesinde tam tersi oldu; İsmail Hacıoğlu bu projenin peşinden çok koştu. Bu detaylara güvenmemek mümkün değildi. Yapımcımız Orhan Şeddatlı zaten 20 yıllık dostum; onun sağladığı rahatlık da işimi çok kolaylaştırdı. Sağ olsun beni iyi tanıdığı için güvendi ve hep birlikte sayısız ödül alan bir proje çıkardık ortaya.
Şuursuz Aşk ile hem Uluslararası İzmir Film Festivali’nde En İyi Yönetmen hem SPDG’de En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerinin yanı sıra farklı ulusal ve uluslararası ödüllere layık görüldünüz. Uluslararası arenada tescillenen bir senaryoya ve yönetmenliğe sahip olmak sonraki projeniz için üzerinizde bir baskı yarattı mı?
Yaratmadı, çünkü ben Şuursuz Aşk’ı yazıp bitirdiğimde alacağı sonucu zaten biliyordum. Genelde her projemin neticesini kestirebilirim. Türkçe rap yaptığım zamanlarda da böyleydim; Türkçe rap’in ne zaman, hangi tarihte patlayacağını ve neler yapmamız gerektiğini önceden tasarlayıp uygulamıştık. Ömrüm vefa ederse sonraki projelerimizin de hangi noktalara ulaşacağını biliyorum. Bunun için sihirbaz olmaya gerek yok, stratejik düşünce bunu gerektirir.
Sinema sektöründe “ödüllü yönetmen” unvanı hem kapı açıyor hem de bir yük olabiliyor. Aldığınız ödüllerden sonra kendinize koyduğunuz yeni standartlar nelerdi? Başarının ardından gelen sessizlikle nasıl başa çıktınız?
Aslında formül basit: Bunların hiçbirini "başarı" olarak görmemek. Gerçek başarı, sakat bir kedi yavrusunu sahiplenmektir; ödül nedir ki? İnsanların çok önemsediği kavramların aslında ne kadar önemsiz olduğunu fark ettiğimde 9 yaşındaydım. Bir tabutu taşımak için bile en az iki kişi lazım. İnsanlar şöhrete çok hızlı kapılıyor, hırsları kalp gözlerini kapatıyor. Hâlbuki ömür dediğin bir dakikalık zaman... Ben mezarlıklarda hiç tripleks mermeri olana rastlamadım. Bence başarısızlık, başarıdan çok daha önemlidir; çünkü insan etrafındakilerin gerçek yüzünü ancak o zaman kolayca okuyabilir. Zaten sinema sektöründeki insanları da pek ciddiye almıyorum sevgili dostum.
Ödüllü bir senarist ve yönetmen olarak sizin için fikrin kâğıda döküldüğü senaryo aşaması mı, yoksa set ortamındaki o canlı icraat süreci mi zihninizdeki hikâyeye daha yakın duruyor? İki rolü aynı anda üstlenmek size özgürlük mü sağlıyor, yoksa kendi kendinizle sürekli bir müzakere mi gerektiriyor?
Fikrin senaryoya döküldüğü anlar esastır; geri kalan her şey kapital dünyanın yevmiyeli tayfasıdır. Genelleme yapmak ayıp olur ama çoğunluğu böyledir. Set ekibi Yeşilçam dönemindeki gibi iyi bir sanatın peşinde değil, çoğu robotlaşmış durumda. Onları da suçlamıyorum, koşullar bunu gerektiriyor.
Yönetmenlik yaparken set ortamında en çok önem verdiğiniz şey nedir? Oyuncularla, ekiple ve hikâyle kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlarsınız? Otoriter bir yönetmen mi, yoksa ortak yaratıcı bir ortam mı tercih ediyorsunuz?
Uzun yıllardır neredeyse aynı ekiple çalışıyorum. Yeni isimlerin bizim setimizde yer bulma şansı biraz zayıftır; daha önce denedik ve hüsrana uğradık. Sette otoriter olmanın yanı sıra, normal hayatta da maalesef öyle olma zorunluluğu doğdu. Neredeyse herkes her şeyi her an suistimal etmeye hazır. Zaten tam da bu sebepten ötürü sektörde adım "mafya babası"na çıktı.
Türk sinemasında “yazar-yönetmen” geleneğinin giderek zayıfladığını düşünüyor musunuz? Siz hâlâ kendi senaryonuzu yönetmeyi tercih ediyorsunuz. Bu ısrarın arkasında nasıl bir inanç var?
Senaryo üreticileri sosyal tuzakların içinde boğulmaya, can çekişmeye başladı. Hızlı para ve şımarıklığın ardından gelen uyuşturucu, kumar ve alkol çöküşü beraberinde getirdi. Sonradan parayı bulmanın verdiği şaşkınlık çoğunu duygudan uzaklaştırdı. Biraz da bu arkadaşlarda hovardalık var; dolayısıyla sorunları bitmez. Otomatik olarak da gelenek sistemi çöker, nitekim çöktü de.
Netflix, Amazon Prime ve Disney+ gibi uluslararası platformlara içerik üreten bir yönetmen olarak, “Türk hikâyesini global dilde anlatmak” sizin için nasıl bir denge kurma meselesi? Yerelliği kaybetmeden evrensel bir duyguda buluşmak mümkün mü?
Hüznün, dramın ve komedinin dili, dini, ırkı yoktur. Bu ana unsurlar global ölçekte eşit miktarda karşılık bulur. Elbette bir İngiliz soğukluğundaki komedi Anadolu insanımızı güldürmeyebilir; ancak dram ve gerçek komedi etkisi sağlam yazıldığında ortak noktada mutlaka buluşur.
Mini Fenomen ve Aşkın Gönül Yarası gibi işlerde gençlik, aşk ve toplumsal baskı temaları öne çıkıyor. Bu temaları seçerken kişisel deneyimlerinizden mi, yoksa gözlemlediğiniz toplumsal yaralardan mı besleniyorsunuz?
Her iki durum da geçerlidir.
Kişisel hayatınızda da önemli bir dönüm noktası yaşadınız ve evlendiniz. Aile kurmak, yaratım sürecinizi ve hikâyelere bakışınızı nasıl etkiledi? Karakterlerinizin duygusal dünyası bu yeni dönemle birlikte değişti mi?
Şöyle bir not düşeyim: Sanatçıysanız kesinlikle evlenmeyin! Ama ben evliliğimi sanatçılığıma tercih edenlerdenim; çünkü gerçek bir yoldaş tüm değerlerin ve statülerin üstündedir. Yol yürüdüğüm insanın gerçek bir yoldaş olup olmadığını zaman gösterecek. Her iki ihtimalde de kazanan kesinlikle benim; çünkü her bir deneyim için her şeyimi vermenin paha biçilmez bir servet değerinde olduğunu bilirim.
Sanatçı olarak “başarı” sizin için ne anlama geliyor? Gişe, platform izlenme sayıları, festival ödülleri ya da kişisel tatmin… Hangisi sizi daha çok tatmin ediyor ve hangisini ikinci planda tutuyorsunuz? Geleceğe baktığınızda hâlâ anlatmak istediğiniz ama henüz cesaret edemediğiniz bir hikâye var mı?
Sanatsal ve mesleki başarının tek gerçekliği, ülkenizi uluslararası platformlarda daha fazla söz sahibi haline getirebilmenizdir. Tüm ülke vatandaşlarınızın ulusal anlamda gurur duyabileceği projelere imza atabilirseniz, yeni nesillerin her alanda daha fazla ciddiye alınmasını sağlarsınız. Buna en iyi örnek ülkeler Japonya, Çin ve Hindistan’dır. Kişisel olan hiçbir başarı, kendi eksenini beslemekten öteye geçemez. Hiç şüphesiz mezarlıklar o tip cesetlerle doludur. Ben Amerika’dan General Music Group (GMG) plak şirketini getirdiğimde, Türkiye’de o isimle yüzlerce stüdyo kurulmasını sağladım. Sadece bu sayede bile Türkçe rap kavramına adeta turbo motorlar takılmış oldu. Biz bunlara kafa yorarken, bugün "Türkçe rap starı" olarak anılan bazı egolu kardeşlerimiz ertesi gün sahneye çıkarken VIP araç derdindeydiler. Başarı ciddi bir kavramdır.
Yorumlar
Yorum Gönder