Ana içeriğe atla

30 Yıl Sonra Yeniden Konuşan Göksel: “İçimdeki Çocuk Hiç Değişmedi”

                  Röportaj: MURAT FIRAT

Bir sanatçıyı yalnızca en çok bilinen şarkılarıyla tanımak, bazen onun hayatının en önemli bölümünü kaçırmak demektir. Çünkü sahnede görünen birkaç dakikanın, bir albüm kapağının ya da radyolarda yıllarca çalan bir şarkının arkasında; hayaller, kırgınlıklar, mücadeleler, bekleyişler ve yeniden ayağa kalkma cesareti vardır. Göksel’in hikâyesi de tam olarak böyle bir hikâye. 1996 yılında “Senden Kalan” albümüyle müzik dünyasına adım atan, ardından “Gönüllü Yazıldım” gibi bir eseri 90’lar Türk pop müziğinin hafızasına bırakan Göksel, aradan geçen 30 yıla rağmen geçmişte kalmış bir isim olarak değil, hâlâ üreten, hâlâ düşünen ve hâlâ yeni şarkıların peşinden giden bir müzisyen olarak karşımızda. Bu röportajın çıkış noktası da biraz tesadüf, biraz merak ve biraz da geçmişin bugüne bıraktığı izlerle ilgili. 90’lar şarkıları arasında yeniden karşıma çıkan “Gönüllü Yazıldım”, beni yalnızca bir haber hazırlamaya değil, yıllardır müzik dünyasının içinde olmasına rağmen hayatının önemli bir bölümünü sessizlik içinde geçiren Göksel’in hikâyesini dinlemeye yöneltti. Çünkü şarkıyı yeniden dinlediğinizde yalnızca bir dönemin sesini değil, o dönemin içinden çıkıp bugün hâlâ hatırlanan bir müzisyenin izini de duyuyorsunuz. Bu konuşmada Göksel’i yalnızca 1990’ların tanınan bir müzisyeni olarak değil, şarkılarının arkasında duran insan olarak dinledim. Çocukluğunu, kendisini diğerlerinden farklı hissettiği yılları, müziğin onun hayatında nasıl doğal bir biçimde yer ettiğini, konservatuvar dönemini ve hiç planlamadığı hâlde bir anda albüm yapmaya başladığı süreci anlattı. “Senden Kalan”ın ortaya çıkışından albümün kayıtlarında yer alan değerli müzisyenlere, 14 Nisan 1996’da Kral TV’de yayınlanan ilk klibinden İzmir Cumhuriyet Meydanı’nda gerçek anlamda tanındığını hissettiği ana kadar uzanan bir hafıza yolculuğuna çıktık. Fakat bu röportajın asıl ağırlığı, başarı hikâyesinin ötesinde. Göksel, ilk albümünün ardından yaşadığı ve kendi isteği dışında müzik dünyasından görünmez hâle gelmesine neden olan süreci açıkça anlatıyor. Kendi ifadesiyle müzikten hiç kopmadı; üretmeye devam etti. Ancak yaptığı anlaşmalar ve yaşadığı hukuki sorunlar nedeniyle televizyona çıkması, radyo programı yapması, sahneye çıkması ve çeşitli şekillerde görünür olması engellendi. Bu yüzden yıllarca dışarıdan bakıldığında “kaybolmuş” gibi görünen bir sanatçının aslında kendi dünyasında üretmeye devam ettiğini öğreniyoruz.2007’de “Eskisi Gibi Olmayacak” adlı 12 şarkılık akustik albümü, 2020’de ise “Gerisi Çok” isimli single çalışmasıyla müziğe tutunmayı sürdüren Göksel, bugün de elinde yeni şarkılar olduğunu söylüyor. Ancak bu kez daha temkinli. Çünkü onun için yalnızca üretmek değil, ürettiği şeyi insanlara ulaştırabilmek de aynı derecede önemli. Bu nedenle geleceğe dair konuşurken kesin cümleler kurmak yerine biraz susmayı, sürprizi korumayı tercih ediyor. Yine de söylediklerinden anlıyoruz ki müzik onun için hiçbir zaman geçici bir heves olmadı. Konuşmanın bir başka dikkat çekici tarafı ise Göksel’in yaşadıklarına bakışındaki değişim. Gençliğinde hayata daha saf ve daha çocuksu bir yerden bakan Göksel, yıllar içinde yaşadığı hayal kırıklıklarının onu değiştirdiğini kabul ediyor. Buna rağmen içindeki iyiliği, merakı ve çocukça enerjiyi kaybetmediğini söylüyor. “Kabullenmek yola devam etmektir” cümlesi, belki de 30 yıllık hikâyesinin en güçlü özeti. Yaşananları inkâr etmiyor, fakat geçmişin ağırlığı altında kalmayı da seçmiyor. Bu gün hayatında müzik kadar ailesine, hayvanlara, bahçesine ve spora da yer açan; kendisine yatırım yapmanın önemini savunan bir Göksel var. Annesinin uzun süren rahatsızlığı nedeniyle hayatının önemli bir dönemini bakım sürecine ayırdığını, bunun kendisini sosyal hayattan da uzaklaştırdığını anlatıyor. Bütün bu deneyimlerin ardından vardığı yer ise oldukça sade: İnsan kendisine yatırım yapmalı, hayallerini kaybetmemeli ve hayatın açtığı yeni kapılardan yürümeye devam etmeli. Belki de bu nedenle bu röportaj yalnızca geçmişe dönük bir 90’lar nostaljisi değil. Aynı zamanda bir sanatçının zaman karşısında nasıl değiştiğini, neleri kaybettiğini, neleri koruduğunu ve bütün bunlara rağmen neden hâlâ yeni şarkılar söylemek istediğini anlatan bir hayat hikâyesi. Göksel’in cümlelerinde geçmişin hüznü kadar geleceğin heyecanı da var. Bir dönem küçücük bir odada kendi kendine şarkılar yazan genç adamdan, 30 yıl sonra hâlâ “hayaller devam ediyor” diyebilen bir müzisyene uzanan bu hikâyeyi onun kendi cümleleriyle dinlemek, 90’ların sevilen şarkılarına başka bir gözle bakmayı da mümkün kılıyor.

Göksel, seni bugüne kadar yaptığın işlerden, şarkılarından ve sahne hayatından bağımsız olarak tanımak istiyorum. Sana “Göksel nasıl bir insandır?” diye sorsam, kendini kendi cümlelerinle nasıl anlatırsın? Seni senden dinlemek, nasıl bir insan olduğunu kendi ağzından öğrenmek istiyorum.
Göksel aslında naif, kırılgan ve duygusal biridir. Çevresine karşı fazlasıyla duyarlıdır. Dünyadaki kötülükleri, haksızlıkları ve insanların yaşadığı zorlukları gördüğünde, onlar için bir şey yapamadığını düşünüp üzülebilen bir insan… Ama aynı zamanda her şeyi değiştiremeyeceğini bilecek kadar da mantıklıdır.
Biraz dünyayı güzelleştirmeye, biraz da eskiden kalan güzellikleri yenilemeye çalışır. Yaşadıkları yüzünden zaman zaman hayata kızar, insanlara kırılır, hatta bazen kendi öfkesini bile tanımakta zorlanır. Ama bütün bunların altında hâlâ tertemiz bir kalp vardır.
Belki eskisi kadar saf değildir. Hayat ona bazı şeyleri öğretmiştir. Fakat içindeki iyiliği tamamen kaybetmemiştir.
Ve belki de Göksel'i Göksel yapan en önemli şeylerden biri budur: İçindeki çocuğu hiç kaybetmemiş olması.
Hâlâ şaşırabilen, hâlâ heyecanlanabilen, hâlâ bir şeylerin güzel olabileceğine inanabilen bir çocuk vardır içinde. Bunca şeye rağmen…

Çocukluk yıllarına dönmek istiyorum. Nasıl bir çocuktun? Ailenle, arkadaşlarınla ve büyüdüğün çevreyle ilişkin nasıldı? Bugünkü Göksel’in oluşumunda çocukluk yıllarından kalan en önemli şeyler neler?
Çocukluk yıllarıma baktığımda, kendimi tanımlayabileceğim en önemli şeyin sevgi dolu bir çocuk olduğum olduğunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda çok yalnız bir çocuktum. Bu, etrafımda hiç kimsenin olmadığı bir yalnızlık değildi; daha çok içsel bir yalnızlıktı. Her ailede olduğu kadar bizim ailemizde de problemler vardı. Ailemin yaşadığı mutsuzluklar, farkında olmasalar da bir şekilde bana yansıyordu. Belki arkadaşlarımın gözünde nasıl bir çocuktum, bunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğim. Ama ben arkadaşlarımın hepsini severdim. Çocukken ışıltılı, dikkat çeken bir tarafım olduğunu düşünüyorum. Belki bu yüzden beni sevmeyenler de olmuştur. Bazen düşünüyorum; doğuştan gelen bir ışık insana hayat boyunca bazı kolaylıklar sağlarken, başka bir açıdan da bir lanete dönüşebiliyor. Çünkü sizden farklı olanı toplum her zaman kolayca kabul etmiyor. Biraz çekingen bir ördek yavrusu gibi… Kendinizi olduğunuz yere ait hissetmeden büyüyebiliyorsunuz.
Ama genel anlamda sevilen bir çocuktum. Çünkü beni gerçekten tanıyan insanlar, bugün olduğu gibi o zaman da içimdeki iyiliği görebiliyordu. Ben çocukken de kötü bir şey gördüğümde onu değiştirmeye çalışan biriydim. Sokak hayvanlarına yardım etmeye çalışırdım. Çirkin, yaralı ya da bakıma muhtaç bir şey gördüğümde onu kendi küçük dünyamda güzelleştirmeye uğraşırdım. Uyuz olmuş bir köpeğin peşinden, avucuma döktüğüm ilaçla koşup onu iyileştirmeye çalıştığım günleri hatırlıyorum. Belki küçücük bir çocuktum ama bir canlının acı çekmesine kayıtsız kalamıyordum. Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, hayat beni ne kadar kırarsa kırsın, içimdeki o çocuk aslında hiç değişmemiş.
Kalbimdeki sevgi hep vardı. Bütün kırılmışlıklarıma rağmen… 

Gençlik yıllarına geldiğimizde hayatında nasıl bir dönem vardı? O yıllardaki hayallerini, kendini ve geleceğe dair kurduğun hayatı merak ediyorum. 
Gençlik yıllarıma geldiğimde… Ki ben hâlâ kendini genç hisseden bir insanım. Bunun da Tanrı’nın bana verdiği bir hediye olduğunu düşünüyorum. Herkes gibi benim de hayallerim vardı. Ama müzikle ilgili büyük hayaller kurduğumu söylersem belki doğru olmaz. Çünkü içinde bulunduğum çevrede, yaşadığım ortamda, böyle hayaller kurabileceğim bir zemin yoktu. Müzisyen olmayı, sahneye çıkmayı ya da bir gün insanların beni dinleyeceğini düşünerek büyümedim.
Ama yetenekli bir çocuktum. Ve galiba diğerlerinden biraz farklıydım. Herkes sokakta oynarken, arkadaşlar bir şeylerle uğraşırken ben evde oturur, sözler yazardım. Sonra o sözleri kendi kendime bestelemeye çalışırdım. Kimse benden bunu istemiyordu. Kimse bana “Sen müzik yapmalısın” demiyordu. İçimden geliyordu sadece. Belki “doğuştan gelen ışık” demek biraz iddialı bir ifade. İnsan bunu kendisi için söylediğinde bile bazen kendini sorguluyor. Çünkü herkes, bir şekilde kendisini farklı hissedebilir. Ama yine de insanın içinde kendisine ait bir ışık olduğunu, doğuştan getirdiği bazı şeylerin bulunduğunu fark ettiği anlar vardır.
Bence asıl mesele o ışığın sizde olduğunu bilmek değil. Onu nasıl yansıtacağınızı, nereye yönlendireceğinizi ve insanlara nasıl göstereceğinizi bulabilmek. “Ben herkes gibi bir gençtim” dersem belki tam olarak doğru olmaz. Ama “Herkesten farklıydım” dersem de bu bana fazla büyük bir cümle gibi gelir. Aslında ben de herkes gibi hayalleri olan, zaman zaman ne istediğini bilmeyen, büyümeye çalışan bir gençtim. Aradan çok uzun yıllar geçti. İnsan bazen kendi hayallerini bile unutabiliyor. Hayatın telaşı, yaşananlar, kırgınlıklar, başarılar, kayıplar derken bir zamanlar ne istediğinizi hatırlamak bile zorlaşabiliyor.
Bugün geriye dönüp o yıllara baktığımda, evet, onları özlüyorum. Belki çok büyük hayallerim yoktu. Belki dünyayı değiştirmek gibi bir iddiam da yoktu. Sadece içimdeki ışığı yansıtabilmek istiyordum. Şimdi geriye baktığımda, bunu az çok başarabildiğimi düşünüyorum. Belki mükemmel değildi, belki hayal ettiğimden farklı oldu. Ama içimdeki o çocuğun yazdığı sözleri, kurduğu melodileri bir şekilde hayata geçirdim. Ve belki de insanın kendisine verebileceği en güzel cevap budur: Bir zamanlar içinde hissettiğin şeyi, yıllar sonra gerçekten yaşayabilmek.

Müziğin hayatına ilk kez girdiği zamanı merak ediyorum. Şarkı söylemek ya da müzikle ilgilenmek ne zaman senin için sıradan bir uğraş olmaktan çıkıp hayatının önemli bir parçası hâline geldi?
Biraz önce farklı ifade etmiş olabilirim ama aslında müzik içimde hep vardı. Bu, sonradan verilmiş bir karar değildi. Tıpkı insanın doğuştan beraberinde getirdiği bir ışık gibi… İstemekle, seçmekle ya da sonradan edinmekle ilgili değildi. O donanımla geliyorsunuz. İçinizde bir şey vardır ve bir gün onu fark etmeye başlarsınız. Ben de bir süre sonra konservatuvar sınavlarına girmeye karar verdim. Hayatım boyunca birçok şeyi kendi başıma yapmaya çalıştım. Ailem bu konularla çok fazla ilgilenemiyordu; onların da kendilerine göre hayatları, sorunları ve gündemleri vardı. Ben de çoğu zaman bir şeylere kendim karar veren, kendi yolunu kendisi bulmaya çalışan bir çocuk oldum.
Bunun güzel tarafları da var elbette. İnsan kendi ayakları üzerinde durmayı, kendi kararlarını vermeyi ve sorunlarını çözmeyi öğreniyor. Ama bir tarafıyla da hüzünlü… Çünkü bazı şeyleri çocuk yaşta tek başınıza öğrenmek zorunda kalıyorsunuz. Müzik ise konservatuvarla birlikte hayatımda başka bir boyuta ulaştı. Belki de müzik benim kendimi ifade etme biçimimdi. Nefes alma biçimimdi. “Ben de bu dünyada varım. Ben de hissediyorum, ben de yazıyorum, ben de üretiyorum. Bunları insanların duyması gerekiyor.” Galiba o yıllarda hissettiğim şey buydu. Çünkü bu hayatta hepimiz varız. Ama bazen yalnızca var olmak yetmiyor; varlığınızı ifade edebilmeniz, kendinizden bir parçayı dünyaya bırakabilmeniz gerekiyor.
Benim için müzik, var oluşumu gösterme biçimiydi. İçimde birikenleri, söyleyemediklerimi, hissettiklerimi insanlara aktarabildiğim bir yoldu. Belki de o naif, kırılgan ve iyi kalpli tarafımın dünyaya yansıdığı yerdi. Ve karşıma çıkan o fırsatı değerlendirdim. Çünkü bazen insanın hayatında bir kapı açılır. O kapının ardında ne olduğunu tam olarak bilemezsiniz. Ama içinizdeki ses size, “Buradan geçmelisin” der. Ben geçtim. Ve bugün geriye baktığımda, müziğin aslında benim seçtiğim bir yol değil, içimde zaten var olan ışığın kendine bir yol bulması olduğunu düşünüyorum.

1996 yılında “Senden Kalan” albümüyle müzik dünyasına adım attın. O döneme geri dönmek istiyorum. Albüm fikri nasıl ortaya çıktı ve seni ilk albümünü hazırlamaya götüren süreç nasıl gelişti?
“Senden Kalan” albümü, hayatımda elbette çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bana getirdiği inanılmaz güzellikler olduğu kadar, hayatıma getirdiği çok büyük sorunlar da oldu. Ama insan yıllar geçtikçe, geriye dönüp baktığında galiba daha çok güzel taraflarını hatırlıyor. Ben de öyle yapıyorum. Aslında benim bir albüm yapmak, şarkıcı olmak ya da insanların karşısına çıkmak gibi büyük bir hayalim yoktu. Müzik, benim için her şeyden önce kendimi ifade edebilme biçimiydi. Bunu daha önce de birçok yerde anlattım; o yüzden burada sadece kısaca değinmek istiyorum.
O dönem okula gidip gelirken çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Benim müzikle ilgilendiğimi biliyordu. Tam da o yıllarda genç insanların pop müziğe katıldığı, yeni albümlerin peş peşe çıktığı bir dönem yaşanıyordu. O da beni tanıdığı bazı insanların yeni bir yetenek aradığını söyleyerek bana böyle bir teklif getirdi. İlginç olan şu ki, neredeyse aynı dönemde, yabancı müzikler yapan ama Türk müzik piyasasına girmek isteyen daha büyük bir firmadan da başka bir teklif geldi. Bir anda kendimi, hiç planlamadığım iki teklifin arasında buldum. İkisinden birini seçmem gerekiyordu. Ben de arkadaşımı çok sevdiğim için, onun tanıdıklarının getirdiği teklifi kabul ettim.
Bugün olsam yine aynı kararı verir miydim, bilmiyorum. Bunu düşününce biraz gülümsüyorum. Ama belki de her şeyin böyle olması gerekiyordu. Zaten kendi bestelerim vardı. Bir plak şirketi açısından da uygun biriydim. Kendi sözünü yazan, kendi bestesini yapan ve kendi söyleyen biriydim. O dönem dışarıdan söz ve beste almak ciddi bir maliyetti. Belki de benim kendi şarkılarımı üretmem, onlar açısından da daha avantajlıydı. Ve bir anda kendimi albüm yaparken buldum. İşin en ilginç tarafı da buydu aslında. İnsanların peşinden koştuğu, hayalini kurduğu, ulaşmak için yıllarca mücadele ettiği şey bir anda benim önüme gelmişti. Ben ise onu özellikle aramamıştım.
Bu, hayatın bana sunduğu büyük bir şanstı. Gerçi ilerleyen yıllarda bu şansın hayatımın bazı dönemlerinde büyük bir şanssızlığa dönüştüğünü de söyleyebilirim. “Senden Kalan” bana çok güzel şeyler verdiği gibi, çok zor şeyler de yaşattı. Ama ben bugün hâlâ hayatın güzel tarafına bakmayı tercih ediyorum. Çünkü bazı şeyler hayatımıza nasıl geldiğinden çok, bizim onlara yıllar sonra nasıl baktığımızla anlam kazanıyor. Ben “Senden Kalan”a baktığımda, bütün yaşananlara rağmen önce güzel taraflarını görüyorum. Belki de insanın hayata karşı yapabileceği en büyük iyiliklerden biri bu: Yaşadıklarının içinden güzeli seçip, onunla yoluna devam edebilmek.
“Senden Kalan” albümünü hazırlarken kimlerle çalıştığını ve albümün mutfağında neler yaşandığını merak ediyorum. O dönemin müzik dünyası senin için nasıldı?
“Senden Kalan” çok başarılı bir ekiple oluşturuldu. Benim için başlı başına büyük bir şanstı. Albümün aranjörlüğünü Tansel Doğanay yaptı. Bu, Tansel'in bir albüm olarak yaptığı ilk profesyonel işti. Bana sadece müzikal anlamda değil, insani anlamda da çok iyi bir yol arkadaşlığı yaptı. Hakkını hiçbir zaman ödeyemem. Bunu özellikle söylemek istiyorum. Müzik camiasında o dönem kazandığım belki de en önemli dostumdu. Çok değerli bir insandır. Albümde dönemin çok önemli ve çok değerli müzisyenleriyle çalıştım. Onur Mete vokallerde bana eşlik etti. Şebnem Ferah vokallerde eşlik etti. Deniz Arçak yine bana destek veren, vokallerde yanımda olan çok değerli insanlardan biriydi. Ve daha nice kıymetli müzisyen…
Bugün geriye dönüp baktığımda, onların benim için yaptığı şeyin değerini daha iyi anlıyorum. Çünkü ben o zaman henüz çok gençtim. Hayallerinin ne kadar büyüyebileceğini bile tam olarak bilmeyen, daha yolun başında, küçücük bir odada kendi kendine şarkılar yazan bir çocuktan genç bir insana dönüşüyordum. Ve o insanlar, benim o küçük hayalime inanıp destek oldular. Benimle vokal yaptılar, şarkılarımı paylaştılar, yanımda durdular. Belki onlar için o gün sıradan bir stüdyo çalışmasıydı. Ama benim için çok daha büyük bir anlam taşıyordu. Bir çocuğun ya da genç bir insanın hayalinin ciddiye alınması, ona “Sen bunu yapabilirsin” duygusunun verilmesi çok kıymetli bir şeydir.
Ben bunu hiç unutmadım. Albümde Sezen Aksu'ya ya da dönemin diğer büyük pop sanatçılarına kimler çalıyorsa, birçok değerli müzisyen de “Senden Kalan”ın kayıtlarında yer aldı. Özellikle canlı enstrüman kayıtlarında çok güçlü bir ekip vardı. Türkiye'nin en iyi stüdyolarından birinde kayıt yaptık. Bütün büyük yıldızların kayıt yaptığı bir yerdi. O dönem müzik camiasının belki de en büyülü zamanlarından biriydi. Herkes bir şeyler üretmek, bir şeyler yapmak istiyordu. Ben ise bütün bunların içine bir anda, en tepeden girmiş oldum. Albümün mutfağı benim için çok keyifliydi ama kayıtlar da oldukça uzun sürdü. Bir yılı aşkın bir zaman boyunca çalıştık. Ben çok heyecanlıydım. Çünkü hiç bilmediğim bir dünyanın içine girmiştim.
Televizyonlarda yıllardır gördüğüm, hayranlıkla izlediğim insanların bir anda yanıma gelip benimle arkadaş olmaları çok tuhaf ve güzel bir duyguydu. Aynı stüdyoda çalışıyorduk, her gün birbirimizi görüyorduk. Dolayısıyla zamanla çok doğal sohbetler, dostluklar ve farklı ilişkiler oluşmaya başladı. Ben o dünyanın yeni çocuğuydum. Her şey bana çok büyük ve heyecan verici geliyordu. Orada benim gibi bir şeyler yapmaya çalışan, hayallerinin peşinden giden başka insanlar da vardı. Bugün onların birçoğu çok önemli isimlere dönüştü. Hayallerini gerçekleştirdiler. İsimlerini özellikle vermek istemiyorum ama o yıllardan çok güzel arkadaşlıklar ve anılar kaldı bende.
“Senden Kalan” benim için bir umut ışığıydı. Çünkü bir zamanlar küçücük bir odada, ufacık bir evde kendi kendine sözler yazıp besteler yapan o çocuğun artık bütün ülkeye kendisini duyurma ihtimali vardı. Bu benim için tarif edilemeyecek kadar değerliydi. Albüm çıktıktan sonra dünyanın farklı ülkelerinden mektuplar almaya başladım. Bunu hiçbir para satın alamazdı. Çünkü size verilen şey maddi bir karşılık değil, ruhunuza verilen bir değerdi. Bir insanın yazdığı bir şarkının başka bir insanın hayatında bir karşılığının olduğunu görmek… Bence bundan daha güzel bir şey çok az vardır.
“Senden Kalan” benim bu dünyaya Göksel olarak attığım ilk çentikti. Küçük de olsa bir iz bırakmıştım. Ben hep şunu düşünürüm: Günün birinde hepimiz bu dünyadan gideceğiz. Hepimiz. Ama giderken arkamızda bir şey bırakabilmek çok kıymetli. Bir söz, bir şarkı, bir iyilik, bir anı… İnsanların hafızasında kalan herhangi bir şey. Benim bıraktığım ilk izlerden biri “Senden Kalan” oldu. Ve hâlâ orada. Aradan yaklaşık otuz yıl geçmesine rağmen hâlâ o albümle ilgili çok güzel dönüşler alıyorum. İnsanların anılarında yer etmişim. Bazen bir aşkın içinde şarkılarım varmış. Bazen bir düğünde, iki insanın hayatını birleştirdiği anda çalmışım. Bazen bir ayrılığın en zor gecesine eşlik etmişim.
Bunları yıllar sonra insanların bana yazdığı mesajlardan öğrendim. Hatta çok yakın zamanda aldığım bir mesajı hiç unutamayacağım. Birbirini çok seven bir çiftin tanışma şarkısıymış benim şarkım. Benim şarkım vesilesiyle tanışmışlar ve yıllarca o şarkıyı kendi şarkıları olarak yaşamışlar. Yıllar sonra beyefendi eşini kaybetmiş. Bana öyle duygusal bir mesaj yazmış ki… Okurken ağladım. Çünkü o anda anladım ki bir şarkı bazen sadece şarkı değildir. İki insanın tanışmasına, birbirini sevmesine, evlenmesine, hayatı paylaşmasına ve yıllar sonra birinin diğerine duyduğu özleme eşlik edebilir. İnsanların bütün bu duygularına eşlik edebilmek benim için çok büyük bir onur.
Belki de bu şansı bize Allah'ın verdiği bir hediye olarak görmek gerekiyor. “Senden Kalan” bu yüzden benim için sadece bir albüm değildir. Çok özeldir. Benim kalbimdeki yeri hiçbir zaman tartışılmaz. Çünkü o albümde sadece şarkılarım yok. Çocukluğum var, gençliğim var, hayallerim var, umutlarım var. Ve bana o hayallerin peşinden gitmem için el uzatan, yanımda duran çok değerli insanların sevgisi ve emeği var. Ve en önemlisi, bu dünyada bıraktığım ilk iz var. Hâlâ da orada duruyor.


“Gönüllü Yazıldım” senin adınla özdeşleşen ve bugün bile hatırlanan şarkılardan biri. Bu şarkının senin için nasıl bir hikâyesi var? İlk söylediğin günlerde, yıllar sonra da dinleneceğini hissedebilmiş miydin?
“Gönüllü Yazıldım” benim için çok özel bir şarkı. 90'lar denildiğinde kült şarkılar arasında anılması, hele ki sözünün ve müziğinin bana ait olması, benim için büyük bir gurur kaynağı. Diğer şarkılarım da elbette çok değerli ama “Gönüllü Yazıldım” insanların çok daha farklı bir şekilde sahiplendiği ve döneme gerçekten imza atan şarkılardan biri oldu. Hatta gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: 90'lar müziğinden bahsediyorsak “Gönüllü Yazıldım” olmadan o dönemi anlatmak eksik kalır. Şarkının belki de en önemli özelliği çok sade olması. Sıcacık bir müziği ve herkesin anlayabileceği kadar yalın bir hikâyesi var. Toplumun her kesiminden, her yaş ve bilinç düzeyinden insanın kendinden bir şey bulabileceği bir anlatımı olduğunu düşünüyorum.
Ben zaten şarkı yazarken sadelikten yanayım. İnsanları çok fazla yormadan, doğrudan onların duygularına tercüman olabilen şarkıların daha kalıcı olduğuna inanıyorum. Sırf farklı görünmek adına çok karmaşık, çok edebi ya da anlaşılması zor sözler yazılması elbette bir tercihtir ve üretilen her işe saygım vardır. Ama benim müzik anlayışım hiçbir zaman bu yönde olmadı. “Gönüllü Yazıldım” da tam olarak böyle bir şarkıydı. Çok yalındı. Çok samimiydi. Bir hikâyeyi olduğu gibi anlatıyordu. İşin ilginç tarafı ise şarkının bugün geldiği noktayla, o gün yaşananlar arasındaki büyük tezat.
O dönem çalıştığım menajerim ve ekip, klip çekileceği zaman bu şarkıya çok fazla inanmadılar. Hatta “Bu şarkıdan bir şey olmaz, buna klip çekmeyelim” denildi. Ama ben şarkıya inanıyordum. Çünkü benim için o da diğer bütün şarkılarım gibi kendi çocuğum gibiydi. Yazdığım, bestelediğim, içimden çıkan bir şeydi. Bir şekilde klip çekilmesine karar verildi. Klibi Mete Özgencil çekti. Fakat çekim sürecinde, şarkının sözlerinin değiştirilmesi fikri ortaya çıktı. Hatta Mete Özgencil yeni sözler yazdı. Ben de o dönemde çok genç olduğum için, çalıştığım insanların kararlarına bugünkü kadar rahat itiraz edemiyordum.
Tekrar stüdyoya girdim ve kendi bestem olan şarkıyı başka sözlerle okudum. Ama bunu gerçekten istemeyerek yaptım. İçime sinmemişti. Sonra şarkı dinleyiciyle buluştuğunda çok ilginç bir şey oldu. İnsanlar “Hayır, ilk hali çok daha güzel. Göksel'in kendi yazdığı sözlerle olmalı” dediler. Ve sonunda şarkı benim ilk yazdığım, kendi sözlerimle olan haliyle yayınlandı. İyi ki de öyle oldu. Çünkü bugün “Gönüllü Yazıldım” 90'lar Türk pop müziğinin kült klasiklerinden biri olarak anılıyorsa, bunun en önemli nedenlerinden biri o ilk halindeki samimiyetiydi. Yıllar geçti ama insanlar hâlâ şarkıyı seviyor.
Hatta bazen benim adımı hatırlamasalar bile şarkı başladığı anda eşlik ediyorlar. İşte bu, bir müzisyen için güzel bir şey ama bir besteci için çok daha başka bir duygu. Çünkü benim için asıl değerli olan, insanların sadece beni hatırlaması değil; yaptığım eserin hatırlanması. Bir gün siz olmayabilirsiniz ama yaptığınız bir şey hâlâ insanların hayatının içinde yaşayabiliyorsa, işte o zaman gerçekten bir iz bırakmışsınız demektir. “Gönüllü Yazıldım”ın bugünkü haline gelmesinde elbette çok değerli insanların katkısı var. Aranjmanı yapan Tansel Doğanay'ın emeği yadsınamaz. Erdem Sökmen'in çaldığı o muhteşem gitar, Onur Mete'nin harika geri vokalleri ve özellikle şarkının girişindeki vokali, benim için hâlâ çok özel.
Her birine buradan tekrar teşekkür etmek isterim. Çünkü onlar da benim müzik yolculuğumun önemli bir parçası oldular ve kariyerime çok değerli katkılar sundular. “Gönüllü Yazıldım” bu yüzden benim için sadece sevilen bir şarkı değil. Benim için, bir bestecinin yazdığı bir eserin yıllar sonra kendi hayatını kurmasının hikâyesi. Benim küçük dünyamdan çıkıp insanların ortak hafızasına yerleşmiş bir şarkı. Ve hâlâ insanların ağzından, yıllar sonra bile aynı sıcaklıkla duyulabiliyorsa… Bundan daha büyük bir mutluluk, bir besteci için çok zor bulunur.

İlk albümünün yayımlanmasıyla birlikte insanların seni tanımaya başlaması nasıl bir duyguydu? Bir anda hayatının değiştiğini hissettiğin bir an veya olay var mı?
14 Nisan 1996 günü Kral TV’de ilk klibim yayınlandı. Bir iki gün sonra da albüm piyasaya çıktı. Albümün yayınlanması tabii benim için çok güzel bir duyguydu. Çünkü albümün ortaya çıkması çok uzun sürmüştü, bir yılı aşmıştı. Albümünüz ilk çıktığı zaman tabii ünlü olduğunuzu çok fazla algılayamıyorsunuz. Daha sonra klipleriniz dönmeye, radyolarda şarkılarınız çalmaya başladığında, belli bir süre sonra insanların sizi tanımaya başladığını fark ediyorsunuz. O dönem daha şanslı bir dönemdi çünkü insanlar televizyonu çok daha fazla izliyordu. Şanssız tarafı tabii ki sosyal medya ve internet yoktu.
İlk ünlü olduğumu aslında çok uzun süre fark edemedim. Fakat bir gün İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’nda bir konserim vardı. Oraya, konsere gittiğim gün gerçekten ünlü olduğumu anladım. İnanılmaz güzel karşıladılar beni. Meydan kalabalıktı. İnsanların ellerinde posterlerim vardı. Bazıları başlarına bant bağlamışlardı ve üzerinde ismim yazıyordu. Çok duygulanmıştım. Yani o yalnız odadan çıkıp o kadar kalabalık insanla bütünleşmek tarifsiz bir duyguydu. Bunu kelimelere sığdırmak mümkün değil; yaşamak gerek. Şöhret bana genel anlamda çok mutluluk getiren bir şey mi? Hayır, öyle bir şey değil. Ama tabii ki çok güzel yanlarını da gördüm. Bunu da inkâr edemem.

1990’ların müzik dünyasını bugün düşündüğünde neler hatırlıyorsun? Televizyon programları, radyolar, sahneler ve plak şirketleri açısından o dönemin bugünden en büyük farkı sence neydi?
Ben 90’lı yılların ortasında albümümü yapmış oldum. Hatta 1996 yılında, 90’ların ilk yarısından sonrasına denk geliyor. Zaten pop müzik 90’lı yıllarda, 90’ların başında Yonca Evcimik gibi isimlerin albümleriyle patlamıştı. Daha sonra Tarkan, Tayfun gibi isimler çıkmıştı. Benim dönemimi 90’ların ikinci yarısı ya da tam ortası olarak söyleyebiliriz. O zaman tabii müzik kanallarının etkisi çok büyüktü, radyoların etkisi çok büyüktü. Bugünle kıyaslarsak, bugün internet ortamı, yani sosyal medya çok daha önemli. Televizyonların artık o kadar etkisi kalmadı. Radyoların ne kadar etkili olduğu konusunda aslında çok fazla bir fikrim yok. İnsanlar artık ne kadar radyo dinliyor, onu bilmiyorum. Ama tabii ki çok büyük bir fark var. Her şey tamamen değişti.
Artık plak şirketleri de müzik şirketleri de eskisi kadar yok. Çünkü insanlar artık prodüksiyonlarını kendileri yapıyor ve Spotify gibi dijital mecralarda kendileri yayınlıyorlar. Mutlaka prodüksiyon firmaları var ama üretmek ve sunmak artık daha kolay. Fakat o dönemde de aslında durumun başka bir tarafı vardı. Ürünü insanlara ulaştırmak, eseri insanlara ulaştırmak ve tanıtımını yapmak yine de zordu. Yani bence olay üretmek değil; o ürünü, o eseri insanlara sunabilmek ve tanıtabilmekten geçiyor. Her dönemin kendine göre farklı bir ruhu var tabii ki. 90’lar çok farklıydı. Zaten o yüzden bu kadar konuşuluyor ve insanlarda iz bıraktı. İnsanlar daha duygusaldı ve o dönemin konjonktürel yapısı da sanırım farklıydı. Artık dünya çok farklı bir noktaya geldi.
Dolayısıyla ben dönemleri çok fazla kıyaslamayı sevmiyorum. Her dönem kendi dinamiklerine göre yorumlanmalıdır. Ben öyle düşünüyorum. O farklı bir dönemdi ve o güzelliğiyle kaldı. Bence de zaten onu özel kılan, kendi içindeki dinamiklerinin güzelliğiydi. 
İlk albümünün ardından müzik kariyerinin nasıl devam edeceğine dair o yıllarda kafanda nasıl bir yol vardı? Daha uzun soluklu bir albüm kariyeri planlıyor muydun?
Ben çok planlı yaşamayı seven bir insan değilim. Çünkü şuna çok inanırım: Biz ne kadar plan yaparsak yapalım, hayatın bize getirecekleri vardır ve yaptığımız planlarla kalırız. Böyle bir bakış açım var. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış tabii ki bunu bilmiyorum. Bu sadece benim görüşüm. Tabii ki insan çok daha fazla üretebilmek için yola çıkar. Ürettiklerini paylaşmak için çıkabilir. Ama benim hikâyemi bilenler, bunu defalarca anlattım. Aslında benim başarım birazcık bana şanssızlık getirdi. Çünkü benim önümü kesen bir plak şirketiyle çalışmak durumunda kaldım. Bunu çok sonra anladım tabii ki.
Çok büyük bir mücadele verdim. Gerek hukuksal anlamda, gerek hukuk dışı yollar anlamında çok büyük bir mücadele verdim. Dolayısıyla yapabileceğim birçok şeyi yapamadım. Şimdi artık ölmüş gitmiş insanlar hakkında da kötü şeyler konuşmak istemiyorum. Yaşanması gerekiyordu, yaşandı. Daha iyisi olabilir miydi, daha güzelleri olabilir miydi? Olabilirdi. Her zaman tartışılır. Hâlâ da olabilir. Sonuçta hâlâ genç, dinamik bir yapım var. Ama sorduğun sorudan yola çıkarak söylüyorum; benim her zaman hayalim şuydu: İyi bir şeyler yapıp insanlara dokunabilmek, insanlara yol arkadaşlığı yapabilmek, yaptığım iyi şeylerin insanlara faydalı bir şekilde dönmesini sağlamak. Hep bu tarz beklentilerim vardı.
Ben birazcık dünyayı iyileştirmeye inanan bir insanım. Yani sanatçı olmasaydım, başka bir iş yapsaydım da ruh hali olarak dünyanın daha iyi bir yer olmasını isteyen insanlardan biri olurdum. Ben biraz bencil bir insan değilim. Çok kendini düşünen bir insan değilim. Hayallerim de hep ona göre şekillendi. Belki burada kendimi de eleştirebilirim. Hep başkalarını düşünmekten biraz kendimi de ertelemiş olabilirim. Ama bazı şeyler içinizden gelir; hani yaratılış diyebilirsiniz. Bende de öyleydi. Ama şöyle düşünüyorum: Aslında olması gereken yerdeyim. Çünkü bir şekilde bu hayat planı içinde bunları yaşamam ve bunları öğrenmem gerekiyordu. Ben de onları yaşadım. O isyan dönemlerini çok kısa süre sonra atlattım.
Kabullenmek yola devam etmektir, hep böyle söylüyorum. Ve ben kabul ettim, yoluma devam ediyorum. Şimdi çok farklı bir enerjideyim. Hayaller tükendiği zaman hayat bitermiş. Benim için hayaller hâlâ devam ediyor. Herkese de tavsiyemdir: Kimse hayallerini kaybetmesin ve hep hayallerinin yolunda gitsin. Kimsenin söylediklerine de çok fazla dikkat almasınlar. Çünkü gerçekten siz bir şeye inanıyorsanız, kalben inanıyorsanız, o doğrudur. Olmayacak bir şeyi Yaratıcı size hissettirmez. Ben buna çok inanırım. 

Bir dönem müzik dünyasının ve basının oldukça görünür isimlerinden biriyken daha sonra uzun bir süre albüm ya da single çalışması yapmadın. Seni müzikten uzaklaştıran temel neden neydi? Bu kararın arkasındaki hikâyeyi senden dinlemek istiyorum.
Aslında bir önceki soruda bunun cevabını biraz verdim. Ben kendi isteğimle uzaklaşmadım. Senden Kalan albümüm aksine çok başarılı oldu. İnsanlardan teveccüh gördü. Bu konuda da herkese çok teşekkür ediyorum bu vesileyle. Ama dediğim gibi, benim elimde olmayan, bazı insanların farklı ticari çıkarları olup benim bunları bilmememden dolayı gerçekleşen şeyler oldu. Hani eski Türk filmlerinde vardır ya; böyle bir anlaşmaya imza atarsınız da hayatınız kararır, çıkamazsınız o işin içinden. Benim de aynen aslında öyle oldu. Kendim yaşayana kadar Türk filmlerinde bunun biraz abartılı olduğunu düşünürdüm. Fakat öyle değilmiş. Burada bunları söylerken biraz da gülümsüyorum. Yüzümde o tebessüm var. Hayat böyle bir şey işte. Artık eski acılarınıza gülümseyebiliyorsunuz. İnsanı nereden nereye getiriyor.
Bir şey yapamamak diye düşünmüyorum. Ben çok fazla ürettim. İnsanlarla paylaşamamak bölümü, evet. Ama inanılmaz... Mesela şu güne geldiğimizde inanılmaz şeyler biriktirdim. Ve tabii ki camiadan aslında kopmadım. Sadece insanlar beni göremedi. O da imza atmış olduğum anlaşmalardan dolayı televizyona çıkmamın, radyo programı yapmamın, herhangi bir dizide görüntümün kullanılmasının, kısacası her türlü şekilde görünür olmamın yasak olmasından kaynaklanıyordu. Tabii ki insanlar bunu bilmediği için farklı düşünmüş olabilirler. “Kayboldu, tekrar bir şey yapmadı” gibi. Onlara da saygım var. Ben de onların yerinde olsam öyle düşünürdüm. Ama işin perde arkası hiçbir zaman öyle olmadı.
Dolayısıyla ben hâlâ bugün, 2026 yılında, dünyanın her yerinden insanlardan dönüş alıp mesajlar alabiliyorsam, bu benim için çok değerli bir şey. Gerisine de bakarız. Bir şekilde hayat devam ediyor. Ben öyle düşünüyorum.

Bu uzaklaşma tamamen senin tercihin miydi, yoksa hayatın seni başka bir yöne götürmesiyle mi gelişti? Müzikten uzak kaldığın yıllarda hiç “yeniden dönmeliyim” dediğin oldu mu?
Tabii ki bu uzaklaşma benim tercihim değildi. Bir önceki soruda da bahsettiğim gibi, tamamen anlaşmalı olduğum bir şirketin hukuksal anlamda önüme sorun çıkarması, hukuksal anlam bittiğinde de, teşbihte hata olmaz, tırnak içinde söylüyorum, orman kanunlarıyla benim bir şey yapmama engel olmasından ibaretti. Ama aslında ben müzik camiasından hiç uzak kalmadım. Burada eksik bilinen bir şey de var. Aslında 2007 yılında “Eskisi Gibi Olmayacak” adında, 12 şarkılık, tamamen akustik bir albüm daha yaptım ve 2020’de “Gerisi Çok” isimli bir single çıkardım. Fakat daha sonra annemin bir rahatsızlığı oldu. Çok uzun yıllar onun rahatsızlığıyla da ilgilenmek zorunda kaldım. Dolayısıyla çok fazla başka bir şeyle ilgilenmek durumunda kalmadım.
Hayat tabii ki insanı başka bir yöne götürüyor. Çünkü bir engelle karşılaştığınızda yolunuzu başka bir yöne çevirmek zorunda kalıyorsunuz. Ama ben asla müzikten kopmadım. Çünkü müzik benim içimden gelen bir şey. Dolayısıyla kopmam mümkün değildi. Fakat tabii ki insanlar karşıdan baktığında bunu böyle değerlendirebilir, haklı olarak. Aslında bu tarz röportajların çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendimizi ifade etmek için bir şekilde internete bu duygularımızı bırakıyoruz ki insanlar aradığında buradan ulaşıp merak ediyorlarsa işin gerçeğini öğrenebiliyorlar. Bu açıdan da çok teşekkür ediyorum size.

Uzun süre yeni bir şarkı ya da albüm bekleyen dinleyicilerin de oldu. Bu süreçte müziği özlediğin, yeniden stüdyoya girmek veya sahneye çıkmak istediğin dönemler yaşadın mı?
Uzun yıllar ara verdikten sonra tabii ki insanın çok özlemleri, istekleri olabiliyor. Fakat dönem dönem sahne aldım. Çünkü daha önce benim sahne yasağım da vardı. Bahsettiğim gibi televizyona çıkmam, radyolarda bir şey yapmam, başka bir plak şirketiyle anlaşmam ya da sahneye çıkmam, herhangi bir şekilde yüzümün kullanılması tamamen yasaktı. Yani çok adaletsiz bir anlaşmaya imza atmıştım. E tabii tecrübesiz olduğunuz zaman, yaşınız küçük olduğu zaman ve tek başınıza olduğunuzda bazı şeylerin size neler getirebileceğini, kötü anlamda, düşünemiyorsunuz. Ben de onun acı sonuçlarını çok kötü bir şekilde yaşadım.
Fakat dediğim gibi, 2007’de bir albüm, 2020’de bir single yaptım ve şu anda düşündüğüm çok güzel şeyler var. Harika şarkılar var elimde. Muhakkak insanlarla bunları bir şekilde, nasip olursa, paylaşmayı elbette düşünüyorum. Geçmişe bakıp üzülmeyi bırakalı çok uzun zaman oldu. Çünkü bunun bana zarar verdiğini anladım. Ve benim elimde olmayan şeyler için kendimi suçlamaktan vazgeçmiş bir insanım ben. Hayat bana bunları getirdi, olması gerekiyordu, oldu. Ve ben de bu yaşananlardan kendime göre birçok şey öğrendim. Aslında bu konuda da kendimi şanslı sayıyorum. Ve iyi bir şey yapıyorsanız, işte, hiç unutulmuyor. Bir şekilde önünüze geliyor ve insanlar size ulaşıyor. Bence değerli olan bu. Sosyal medyada da bana ulaşan insanlardan ne kadar doğru bir şey yaptığımı görmüş olup mutlu oluyorum.

Yıllar sonra bir maksi single ve ardından bir single çalışmasıyla yeniden müzik dünyasına döndün. Bu dönüş nasıl gerçekleşti? Yeniden stüdyoya girdiğinde 1996’daki Göksel’den farklı bir insan olduğunu hissettin mi?
Yıllar sonra “Eskisi Gibi Olmayacak” albümünü yapmaya çalıştığım zaman da önümde çok büyük engeller vardı. Aslında yapamıyordum. “Eskisi Gibi Olmayacak”tan önce de bir albüm yapıp, hatta posterleri basılıp Unkapanı’na asıldığı halde eski şirketim tarafından toplatıldı ve çıkması engellendi. Hatta hiç unutmuyorum, radyolara promo CD’leri bile yollanmıştı, çalınsın diye. Hepsi geri toplatıldı. Aslında çok gereksiz bir ambargo yaşamıştım. Bugün düne baktığımda, “Neden bunlar benim başıma geldi?” diye düşündüğümde buna bir sebep bulamıyorum. Çok trajikomik bir olay aslında bu. “Eskisi Gibi Olmayacak” albüm kayıtlarına girdiğim zaman da çok büyük zorluklarla o albüm yapıldı. Çok düşük bir bütçesi vardı. Hatta canlı enstrümanları çaldırmak bile sınırlıydı. Ama albüm başladığı zaman müzisyen arkadaşlarımın çok desteğini gördüm. Özellikle daha sonra albüme katılan Şefik Söylemezoğlu bana çok büyük bir destek verdi. Onu hiç unutamam. Buradan kendisine o yüzden çok teşekkür ediyorum.
Albümde canlı çaldıracağımız enstrümanlar sınırlıyken, birden bütün albüm akustik hale geldi. Fakat “Eskisi Gibi Olmayacak” albümünü yaparken ben artık çok büyük travmalar yaşamıştım ve çok bıkkınlık halindeydim. Dediğim gibi çok düşük bir bütçeyle başlamıştı ve birden akustik bir albüme dönüştü. Fakat daha sonra tanıtımını yapmakta çok yeterli olamadım. Tabii aradan bir zaman geçmişti. Piyasa artık tamamen değişmişti. Aslında çok güzel bir albümdür ve dinledikçe güzelleşen bir albüm olduğuna da eminim. İyi ki de yapmışım, diyorum. Eski Göksel’le fark var mıydı? Elbette ki vardı. Çünkü eski Göksel daha çocuksu, daha saf, daha böyle dünyada iyi insanların yaşadığına inanan bir Göksel’di. Yeniden stüdyoya girdiğinde bunun böyle olmadığını yaşayarak öğrenmişti. Bu tamamen bir hayat tecrübesiydi.
Ama yine de iyi ki yaptım dediğim işlerden biri. Single için de öyle. Single’da da Tansel Doğan’ın çok etkisi oldu. “Gerisi Çok” isimli bir single yaptık. O single’ı tam çıkardım, ona da pandemi denk geldi. Dolayısıyla onunla ilgili de bir şey yapamadım. Yani aslında böyle aksilikler hep arka arkaya geldi. Ama ben hayatı suçlamayı seven bir insan değilim. “Neden ben?” diyen bir insan da değilim. Kişisel anlamda aslında bu yaşadığım olumsuzluklar beni çok değiştirdi, geliştirdi, ruh hali olarak bambaşka bir yere getirdi.
Dolayısıyla tabii ki aynı ben değildim. Hiçbir zaman aynı biz olmuyoruz ki. Hepimiz için aynı değil mi bu?

Senin müziğe ilk başladığın yıllarla günümüz müzik dünyasını karşılaştırdığında ne gibi farklılıklar görüyorsun? O dönemin müzik sektörünü ve bugünkü müzik dünyasını yaşamış biri olarak, sence en büyük değişim ne oldu?
Eski zaman müziğiyle bugünkü müziği kıyaslamanın aslında çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Her dönemin, her zamanın kendine göre bir ruhu var ve nesiller değişiyor. Teknolojinin de bunda çok büyük katkısı var. Dolayısıyla zaten her şeyin aynı kalması çok saçma olurdu. Mutlaka değişimler olacaktı. Ama tabii ki birazcık teknolojinin getirdiği kolaylıkların yanında, teknolojinin insan ruhunu da biraz körelttiğini düşünüyorum. Çünkü her şey kolaylaştıkça insanlar biraz üretmekten, düşünmekten, hissetmekten sanki uzaklaşıyor gibi geliyor bana. Ama ben çok kıyas yapmayı yine de doğru bulmuyorum. Evet, eskiden bir ruh vardı, çok başkaydı. İnsanlar sanki daha hassastı. Toplumsal olaylara bile şarkılar yapılırdı. O zaman üreten insanların motivasyonu para kazanma hırsından çok bir şeyler yapmak, bir iz bırakmak hevesiydi. Bu çok değerli bir şeydi. Belki günümüzde biraz bunu kaybettik.
Ama dediğim gibi, teknolojinin bazı şeyleri kaybetmemizde çok büyük katkısı var; tıpkı bize çok şey kattığı gibi. Ama kıyas yapmayı doğru bulmuyorum. Her dönem, kendi içindeki nesilden parlayan, sivrilen insanları çıkarır. Ve yapılan her şey değerlidir, saygı görmelidir. Çünkü emek vardır. Ben hep öyle düşünüyorum. 
Müzik dünyasına “Göksel” ismiyle adım attın. Daha sonraki yıllarda yine “Göksel” adıyla tanınan kadın bir sanatçı müzik dünyasında yer aldı. Bu isim benzerliğini ilk duyduğunda ne hissettiğini merak ediyorum. 
Bana en çok sorulan sorulardan bir tanesi de bu. Şu anda da gülümseyerek buna cevap veriyorum. Evet, müzik dünyasında ilk “Göksel” ismiyle çıkan kişi benim. Ben 1996 yılında albümümü çıkardım. Diğer arkadaşımız 1997 yılında albümünü çıkardı.
Hatta şöyle bir olay vardı: Benim kliplerim Kral TV’de dönerken onun da albümü çıktığı için, “Şimdi erkek Göksel, şimdi bayan Göksel” diye belli bir dönem tanıtıldı. Aslında o dönemde bana, bu ismi tescil ettirmem gerektiği, kullanılmaması gerektiği ve hukuksal olarak bir şeyler yapmam gerektiği falan da söylendi. Ama ben hiç öyle bir şeye girmek istemedim. Zaten daha sonra benim de problemlerim olunca çok fazla bunlarla uğraşacak vaktim olmadı. Ki zaten bunlarla uğraşacak düşüncede bir insan da değilim. Çünkü kendisini de çok başarılı buluyorum, çok sevdiğim şarkıları var, hâlâ da dinlerim. Beni etkilemedi çünkü benim kendi ismim, onun da kendi ismi. Tabii ben adımı direkt kullanmıştım. O da kendi soyadını kullanabilirdi. Ama o dönem öyle bir tek isim furyası vardı, kimse soyadını kullanmıyordu. Muhakkak ki onlar da öyle düşünmüş, kullanmışlardır.
Evet, çok popüler oldu çünkü çok başarılı işler yaptı. Ama benim de anlattığım talihsizlikleri yaşadığımdan dolayı zaten bir şey yapmam mümkün değildi. Ama şöyle bir durum var: Sonuçta Türkiye’de “İlk Göksel ismiyle albüm çıkaran kişi kim?” diye sorarlarsa, benim. Ama bu çok önemli bir şey mi? Hayır, değil. Çünkü ismimiz Göksel, onun da ismi Göksel. Bence çok önemli bir konu değil. Ben çok fazla böyle etiketlere takılan bir insan da değilim. Yapılan iş önemli. Başarılı iş yapan insanları sadece alkışlarım. Beni hiç etkilemedi açıkçası, herhangi bir üzüntü de yaşamadım. Çünkü ben insanların başarısıyla mutlu olan da bir insanım. Hiç tanımadığım bir insan başarılı olduğunda, kendim başarılı olmuşum gibi çok sevinirim.
Böyle de bir yanım var. Bilmiyorum, bu dönemin içinde ne kadar doğrudur bu duyguda olmak ama insan kendinde bunu değiştiremiyor. 

Bu konuyla ilgili aranızda herhangi bir görüşme, uzlaşma ya da hukuki süreç yaşandı mı? Eğer böyle bir süreç olduysa, yaşananları senin açından dinlemek istiyorum. 
Hayır, aramızda böyle bir konuşma olmadı. Aksine, müzik dünyasında herkesle tanışırım. Kendisiyle böyle rastlaşıp konuşma şansım da olmadı. Zaten böyle bir şeye de gerek yok. Bir önceki soruda da cevapladım bunu. Benim için çok önemli bir şey değil yani.
Hani yarın öbür gün bir şey yaptığımda kendi soyadımı da eklesem yanına, problem değil. Benim için yapılan iş önemli. İyi bir şey yapıyorsanız insanlar çok fazla da isme bakmıyor. Çünkü isimler bir yerden sonra belki hatırlanmıyor ama yapılan eser hatırlanıyor. Bu kişi üzerinden de bunu söylemiyorum, bu genel fikrim. Dediğim gibi, kendisini çok başarılı buluyorum. Bir gün karşılaşırsak yüz yüze de tebrik etmek isterim. “Ne kadar güzel, iyi ki de Göksel ismiyle çıkmış, çok da güzel yapmış” derim yani. Hiç problem değil benim için.

Yıllar önce bu isimle müzik dünyasına adım atmış biri olarak, bugün “Göksel” denildiğinde insanların çoğunlukla başka bir sanatçıyı düşünmesini nasıl değerlendiriyorsun? Bu durum seni hiç düşündürdü veya rahatsız etti mi?
İnanır mısın, bu konuda hiç rahatsız olmadım. Hiç kötü bir şekilde de düşünmedim. Zaten düşünmüş olsaydım, zamanında bununla ilgili bir girişim yapılması gerekiyorsa yapardım. Aklıma bile gelmedi. Rahatsız da olmadım. Çünkü sonuçta Ahmet diye de bir dolu insan var, Mehmet diye de ya da herhangi bir isim olarak da bir dolu insan var. Ayrıca o kadın, ben erkeğim. Zaten böyle keskin bir ayrımımız da var aramızda. Beni hiç üzmedi açıkçası, öyle bir şey olmadı. Dediğim gibi, aksine sevdiğim şarkılarını da dinlerim. Hayatta böyle küçük şeylere takılmamak lazım. Zaten ben devam edip daha fazla ilerleseydim, belki o da kendi adını kullanmaz, kendi soyadını eklerdi yanına.
Yani o da benim hayatımın bana getirdiği bir talihsizlik oldu. Öyle olması gerekiyordu, demek ki öyle oldu. Çok fazla bu konu üzerinde durmadım yani. Hâlâ da beni hiç etkilemez.

Uzun süredir sahnelerden ve müzik basınından daha uzakta bir hayat yaşıyorsun. Bugünkü Göksel’in günlük hayatını merak ediyorum. Şu anda hayatın nasıl geçiyor, neler yapıyorsun?
Genel anlamda aslında müzikten, üretmekten çok fazla ayrı kalmadım. Sadece insanlarla aramdaki bağdan dolayı ayrı kaldım. Ama onun dışında tabii ki kendime ait bir hayatım oldu. Kendim medya sektöründe bazı işlerle ilgilendim. Bazı dergilerde sanat yönetmenliği yaptım. Onun dışında biraz tasarım işleriyle ilgilendim. Söz yazıp beste yapmaya devam ettim bir yandan. Ama aslında beni en çok etkileyen şey annemin rahatsızlığı oldu. Çünkü çok uzun süre demans rahatsızlığıyla mücadele ettik, kaybedene kadar annemi yaşatmaya çalıştık. O zaman belli bir süre hayattan koptum yani.
Hani annenizin yanında ona hizmet eden bir çalışana dönüşüyorsunuz gönüllü olarak. Ve hayatınızda başka bir şey olamıyor maalesef. Demans rahatsızlığını bilenler bilir; bu hastalar bir başka insana bağımlı yaşadığı için adeta bir kolunuz, bacağınız, bir uzvunuz hâline dönüşüyor. Ve her şekilde yan yana olmak durumunda kalıyorsunuz. Bu sadece müzik hayatıyla ilgili değil, sosyal hayattan da sizi çok fazla koparıyor. Onun dışında çok fazla hayvanım var, onlarla ilgileniyorum. Sokak hayvanlarıyla da uzun bir süre çok fazla ilgilendim. Hatta bayağı psikolojik anlamda yorulacak kadar vakit harcadım. Çok yorulduğumu itiraf edebilirim bu konuda. Ama hiç kimseye tabii bunu tavsiye etmem. Herkes sokak hayvanlarına muhakkak yardım etmeli. Bunu özellikle söylüyorum.
Onun dışında evimin bahçesiyle ilgilenmeyi seviyorum. Yaşam bir şekilde insana farklı kapılar açıyor. Ben de o açılan kapılardan girip yoluma devam etmeye çalışan bir insanım. Herkes gibiyim biraz yani. Senden, ondan, diğerlerinden pek bir farkım yok.

Sosyal medya paylaşımlarından spora oldukça önem verdiğini görüyorum. Spor hayatında nasıl bir yere sahip? Bu kadar düzenli spor yapmanı sağlayan şey nedir?
Evet, spor yapmayı çok seviyorum. Hatta sosyal medyamda da genelde sporla ilgili şeyler paylaşıyorum. Çünkü insanlar bir şey paylaşmanızı bekliyorlar. Ben çok fazla özel hayatın detaylarını paylaşmayı seven ve paylaşanları da çok tasvip eden bir insan değilim. Tabii ki herkesin kişisel tercihi. Ama “Nerede ne yaptım, nerede ne yedim, ne içtim?” gibi şeyleri paylaşmayı sevmiyorum. Bir şey paylaşmak zorunda olduğumda da hep genelde spor salonundan bir şeyler paylaşıyorum. Hem bunun insanları biraz motive edeceğini düşünüyorum hem de benden paylaşım bekleyenlerin gönlünü almış oluyorum.
Spor hayatıma aslında biraz geç girdi, böyle fitness anlamında. Şimdiki aklım olsaydı daha önce spor hayatıma sokardım. Seviyorum çünkü ben her zaman insanlara şunu söylüyorum: Lütfen kendinize yatırım yapın. Çünkü hayatta en değerli şey kendinizsiniz. Yani hayat bir yolsa bu yolda yürüyoruz ve tek başımıza yürüyoruz. Evet, yanımıza insanlar geliyor; kimisi işi bittiğinde ayrılıyor, kimisi ölüm yoluyla ayrılıyor. Ama sonuçta bu hayatı bitirene kadar tek başımıza devam ediyoruz. Dolayısıyla kendimize yatırım yapmamız çok önemli. Bunu kimi insanlar bencillik olarak düşünebilir ama aslında asla öyle değil. Çünkü insan kendini iyi hissederse, kendini güçlü ve sağlıklı hissederse etrafındaki insanlara, canlılara daha fazla faydası olur.
O yüzden tekrar ediyorum: Lütfen kendinize yatırım yapın. Spor da benim biraz kendime yatırım yapma şeklim. Ayrıyeten spor insanı çok fazla rahatlatıyor. Ne bileyim, spor yaparken bir şekilde vücudunuza yatırım yapıyorsunuz, o arada müzik dinlerken ruhunuzu besliyorsunuz. Ayrıyeten yepyeni insanlarla bir arada olup sosyalleşiyorsunuz. O kadar çok katkısı var ki herkese o yüzden tavsiye ediyorum.

1996’dan 2026’ya geldiğimizde aradan tam 30 yıl geçmiş. Buna rağmen görüntünden neredeyse hiçbir şey kaybetmediğin, hatta yıllar içerisinde daha genç bir görünüme kavuştuğun dikkat çekiyor. Bunun özel bir sırrı var mı, yoksa bunu tamamen yaşam biçimine mi bağlıyorsun?
Bunun için öncelikle teşekkür ediyorum. İyi görünüyorsam ne mutlu bana. Bir önceki soruda da anlattığım gibi, ben kendine yatırım yapmayı seven ve kendine yatırım yapmanın ne kadar doğru bir şey olduğunu yaşarken anlamış bir insanım. Çünkü şöyle düşünüyorum, biraz belki katılmayanlar olabilir: İnsanlara ne kadar iyilik yaparsanız yapın, ne kadar yanlarında olursanız olun, en ufak bir şeye hayır dediğinizde, bir kere bile hayır deseniz sizden kötüsü olmuyor. Ama siz kendiniz öyle değilsiniz. Kendinize yatırım yaptığınızda bunun karşılığını hem bedenen hem ruhsal olarak çok fazla görüyorsunuz. Beden ve ruh bu konuda size insanlardan daha cömert davranıyor. Dolayısıyla herkese bunu tekrar tekrar tavsiye ediyorum.
Sağlıklı beslenmeye çalışıyorum, spor yapıyorum, kendime bakıyorum. Evet, insanlar çok şaşırıyor. Benim yaşımdaki insanlar benim yanımda biraz gerçekten benden büyük gözüküyorlar. Bu bir nevi iyi, bir açıdan da kötü tarafları var. Çünkü mesela bir yerde bir şey anlatırken insanlar sizin daha küçük yaşta olduğunuzu düşünüp sözünüze de çok itibar etmeyebiliyor. Bazen de bu üzüyor insanı. Biraz da genetik faktör sanırım. Muhakkak yaptığımız bakımların da etkisi var. Hani şimdi hiçbir şey yapmıyoruz desek de yalan olur. Ben yalan konuşmayı seven bir insan değilim.
Hepsi birleştiğinde ortaya güzel, dinamik, böyle fresh gözüken bir insan çıkıyor. Karşıdan da öyle gözüküyorsam ne mutlu bana.

Bugün sana yeni bir albüm, single veya sahne teklifi gelse buna nasıl bakarsın? Yoksa bizim henüz bilmediğimiz, üzerinde çalıştığın sürpriz bir proje veya çalışma mı var?
Aslında “Bir şeyler yapalım” diye teklif eden insanlar var. Fakat artık ben üretmenin sadece bir şey yapmak olmadığını, onları insanlara ulaştırmanın da çok önemli olduğunu düşünen ve bunu tecrübeyle yaşayıp öğrenmiş biri olduğum için bu konuda temkinliyim. Evet, elimde muhteşem şarkılar var. Belki de bir şeyler yapıyorumdur, kim bilir? Bunda da sürprizi olsun. Ama dediğim gibi, ben artık yaptığım şeylerle ilgili insanlara konuşamıyorum. Çünkü hayatın bizi mahcup etme gibi bir tarafı da oluyor. Bir şeyler olgunlaştığında zaten sosyal medya hesaplarımdan bunları paylaşırım.
Dediğim gibi, üretmekten vazgeçmiş bir insan değilim. Çok fazla üretiyorum ve bu konuda şanslıyım. Çünkü ben kendim yazıyorum, kendim besteliyorum ve kendim söylüyorum. Bu konuda çok fazla başka insanlara ihtiyacım yok. O yüzden kendime de bu arada küçük bir teşekkürü borç bilirim, ruhuma. Bir şeyler olursa muhakkak sosyal medya hesabımdan paylaşırım. Ama ufak tefek şeyler var. Burada çok olgunlaşmadan da söylemek istemiyorum. Dediğim gibi, hayatın bizi mahcup etmek gibi bir tarafı da olduğunu bildiğim için burada gülümseyerek biraz susmayı tercih ediyorum.
Bugün geriye dönüp 1996 yılında müzik dünyasına adım atan genç Göksel’e baktığında onu nasıl görüyorsun? O genç adamla bugünkü Göksel arasında sence en büyük fark ne?
96 yılındaki Göksel’e bakıp bugünkü Göksel’e baktığım zaman, aslında kendimi daha iyi buluyorum. Daha iyi gözüküyorum ve daha tecrübeli olduğum için, şarap misali, daha dolu bir insan hâline geldim. Bu benim için çok değerli. O zamanın toylukları, güzellikleri, heyecanları başkaydı. Bugün hayatı anlamış, ne istediğini bilen, gereksiz heyecanlara kapılıp yanlış adımlar atmamayı seçen bir Göksel var. Aslında her yaşın tabii ki ayrı bir güzelliği var. Yıllar önce bana Ajda Pekkan, ki idolümdür, çok severim kendisini, karşılaştığımızda şöyle bir cümle söylemişti. Belki kendi unutmuştur bile. Demişti ki bana: “Sakın yaşlanmaya inanma. Yaşlanmaya inanırsan patlıcan gibi pörsürsün. Ama yaş almaya inanırsan, aldığın her yaşla daha güzelleşirsin.”
Galiba beynim o kadar genç ve tazeyken, sizin hayran olduğunuz bir kişi size bir şey söylediğinde o söz beyninizde bir şekilde işliyor. Benim de beynime sanırım o işlemiş ki, aldığım her yaşla daha güzelleştim ve daha anlamlı hâle geldim. Ama içimdeki o genç enerji hiçbir zaman kaybolmadı. Bir şey itiraf edeyim, ben hâlâ çocuk gibiyim. Merdivenleri çıkarken üçer üçer çıkıyorum, aşağı inerken işte beşer beşer atlayıp iniyorum falan. Hareketlerim de böyle hızlı, çocuk gibi. Belki de bu bana Tanrı’nın bir hediyesi, kim bilir?
Kendimi şu an çok daha güzel, çok daha anlamlı buluyorum. Bu benim için çok daha değerli, kısacası. 

Murat, keşke bana şu konu hakkında da bir soru sorsaydı dediğin bir konu varsa, lütfen o konuyu kendine sorup cevaplamanı istiyorum. Eğer istersen bu kez bana sen de bir soru sorabilirsin. 
Aslında her şeyi çok detaylıca sormuşsun. Ben de elimden geldiğince, çok samimice cevaplamaya gayret gösterdim.
Ben sana sadece şunu sorabilirdim: Murat, Göksel’e baktığında 1996 yılından 2026 yılına kadar ne gibi değişiklikler görmüş? Ya da bu röportajı okuduğunda hislerinde ne gibi değişiklikler olmuş? Kafasındaki Göksel fikri belli bir kalıptayken nasıl değişmiş?
Benim de sana sorum bu olsun. Murat Fırat: Koray Çapanoğlu’nun 90’lar şarkıları paylaşımında “Gönüllü Yazıldım” şarkını dinledim ve çok etkilendim! Sosyal medyada araştırma yaptım, diğer şarkılarına da ulaştım. Açıkçası bir haber mi yapmalıyım yoksa Göksel’i bulup onun hikayesini mi dinlemeliyim konusunda arada kaldım. 90’lar aşığı milyonlarca insanın adına sana ulaşıp, geçmişten günümüze merak edilen her şeyi sormak istedim. İyi ki de seninle tanışmışız diyorum! Belki de kader… Hayatta tesadüfe inanmam, Allah’ın kulları için en iyisini doğru şekilde karşısına çıkardığını düşünüyorum. Belki senin insanlara anlatmak istediğin, belki benim senin hikayeni dinlemeye belki de bir okuyucunun bu röportajdan bir ders çıkarması gerektiğini düşünüyorum… müziğe başladığın ilk yıllarda: yüzünde masum bir çocuğun tebessümünü görüyorum, şimdi ise arada geçen yıllara rağmen o masum iyi insanın kalbinin gözlerine yansıdığını… inanıyorum: bu röportaj herkese iyi gelecek senden çok güzel şarkılar dinleyeceğiz. Bu röportaj aracılığı ile sana çok teşekkür ederim.

Son olarak, seni 30 yıl önce “Senden Kalan” ve “Gönüllü Yazıldım” ile tanıyan, yıllar sonra yeniden merak eden dinleyicilerine ne söylemek istersin?
Beni ilk albümde tanıyan ve daha sonra takip eden insanlara çok teşekkür ediyorum. Çünkü varlıkları benim hayatıma çok şey kattı. Belki onlar bunun farkında değil. Çok vazgeçmeye başladığım zamanlarda bir mesajları, bir e-postaları ya da herhangi bir şekilde benimle iletişim kurma çabaları beni çok hayata bağladı. Belki gerçekten onlar bunun farkında değil. Bir kere bana, bu dünyada belki de başka hiçbir şekilde yaşanamayacak bir duyguyu yaşattılar. Hiç tanışamadığım insanların sevgisiyle karşılaştım. Onlara bu sevgileri için çok teşekkür ediyorum. Çünkü bu dünyada başka hiçbir şekilde kazanılacak bir şey değil. Ne parayla ne pulla.
Dünyanın bir ucunda, hiç gitmediğim yerlerdeki insanlara sesim ulaştı ve onlar bana bir şekilde beni sevdiklerini söylediler. Bu çok değerli bir şey. O yüzden çok teşekkür ediyorum. Ve tabii ki onlara yeni şarkılar söylemek, yeni şeyler yapmak istiyorum. Bu benim onlara olan bir borcumdur. Bunu da çok iyi biliyorum. Bunun sorumluluğunun bilincindeyim. Hepsini çok seviyorum. İyi ki varlar. İyi ki beni hayatlarına konuk etmişler. Bana kalplerinde küçücük de olsa yer vermişler. İnternette herhangi bir yerde, herhangi bir şarkımın altında vakit ayırıp benimle ilgili güzel düşüncelerini yazmışlar.
Benimle ilgili olumsuz düşünceler yazanlara da kızmıyorum. Çünkü herkesin fikrine saygım var. Belki bu röportajı okuyup benim hakkımda olumsuz düşünen insanlar varsa, bir nebze olsun benim farklı bir yönümü görürler. Kim bilir, hayat böyledir çünkü. Beni seven de sevmeyen de herkesi çok seviyorum. Benim sosyal medyamı takip edenler bilir, belki sen de biliyorsundur. Ben her zaman bazı cümleleri tekrar ediyorum. Burada da o cümlelerimi tekrarlayıp bitirmek istiyorum. Hep şöyle söylüyorum: Kimse için kendinizi üzmeyin, kalbinizi yormayın. Hayat üzülmeye değmez, tadını çıkarın. Bir de beni sevin, çünkü ben sizi seviyorum. Siz sevmeyenleri de anlamaya çalışın. Çünkü herkesin kendine göre haklı sebepleri vardır.
Herkesin kalbine sevgi diliyorum, sağlık diliyorum, mutluluk diliyorum. Hepinize çok teşekkür ediyorum. 

Yorumlar

Popüler Yayınlar

Müziğin Ritimlerinden Beyaz Perdeye Sektörün Ezberlerini Bozan Bir Yönetmen Portresi

                 Röportaj: MURAT FIRAT  Türkçe rap kültürünün henüz emekleme aşamasında olduğu yıllarda imkânsızlıkların ortasında prodüktörlük ve yapımcılık üstlenerek bir devrin temellerini atan öncü bir vizyoner. Müzik kariyerinde onlarca albüme imza atıp yüzlerce klip çektikten sonra sinemanın görsel dünyasına adım atan ve Şuursuz Aşk gibi projelerle ulusal ve uluslararası arenada ödüllere layık görülen sıra dışı bir yazar ve yönetmen. Sadece kamera arkasındaki ustalığıyla değil popüler kültür standartlarına sektörün yapımcı egolarına ve sahte şöhret algısına karşı sergilediği tavizsiz duruşuyla da fark yaratıyor. Müziğin hikaye anlatıcılığından Alman sinema disiplinine set ortamındaki katı ilkelerinden evlilik ve hayata dair samimi itiraflarına kadar uzanan bu söyleşide popülist ezberleri bozan son derece dobra bir sanat yolculuğuna tanıklık edeceksiniz. Kariyerinize Türkçe rap’in henüz emekleme aşamasında olduğu dönemle...

Zeynep Mansur’dan Popun Tatlı ve Alaycı Yüzüne Güçlü Bir Dönüş: “Di Mi?”

                        Haber: MURAT FIRAT  Türk pop müziğinde bazı şarkılar vardır; ilk dinleyişte büyük iddialar ortaya koymaz, kendisini dinleyiciye zorla kabul ettirmeye çalışmaz ama insanın kulağında güzel bir iz bırakır. Bir süre sonra fark edersiniz ki melodisi aklınızda dolaşıyor, nakaratını istemeden mırıldanıyorsunuz ve yeniden dinlemek istiyorsunuz. Zeynep Mansur’un yeni çalışması “Di Mi?” bende tam olarak böyle bir his uyandırdı. Uzun zamandır Türkçe pop müziğin içerisinde farklı türlerin birbirine fazlasıyla karıştığı bir dönemi yaşıyoruz. Rap müzik, arabesk, elektronik altyapılar ve deneysel sound’lar pop müziğin sınırlarını genişletirken, zaman zaman popun kendi sade ve melodik kimliğini de geride bıraktığını görüyoruz. Elbette müzik değişecek, gelişecek ve yeni türlerle buluşacak. Ancak bazen insan yalnızca iyi yazılmış, iyi düzenlenmiş ve sanatçının kendisini rahatlıkla ifade edebildiği bir pop...

“Gelip Geçenlere Karşı Bir Duruş: Zerrin Özer’den Güçlü Bir Müzikal Manifesto ‘Geliyorlar Gidiyorlar’”

Haber: MURAT FIRAT Türk pop müziğinin zamana meydan okuyan sesi  Zerrin Özer , yeni şarkısı  Geliyorlar Gidiyorlar  ile bir kez daha yalnızca müzik yapmadığını, aynı zamanda bir duruş sergilediğini kanıtlıyor. Bu çalışma; hız çağının ilişkilerine, yüzeysel duygularına ve kolay tüketilen aşklarına karşı güçlü bir itiraz niteliği taşıyor. Dinleyiciye sadece melodik bir deneyim sunmakla kalmıyor; aynı zamanda içsel bir yüzleşmeye davet ediyor. Şarkının sözlerinde  Habil Ceyhan  imzası var; sade ama etkili bir dil kullanımıyla günümüz ilişkilerinin kırılganlığını gözler önüne seriyor. Bestede  Bülent Yetiş , duygunun omurgasını kurarken; düzenlemede  Mustafa Arapoğlu  ve  Göksel Kamçı  modern dokunuşlarıyla parçayı bugünün ritmine başarıyla taşıyor. Ortaya çıkan sonuç; geçmişin deneyimi ile bugünün enerjisini buluşturan dengeli ve etkileyici bir yapı. Zerrin Özer, bu şarkıda yalnızca bir yorumcu değil; adeta bir anlatıcı, hatta bir tanık. Sö...

Selahattin Erhan: "İnsanların Hayatına Dokunmayan Hiçbir İşin Gerçek Bir Anlamı Yok"

                  Röportaj: MURAT FIRAT  Türk pop müziğinde yıllardır birçok unutulmaz esere imza atan söz yazarı ve besteci Selahattin Erhan, üretim anlayışından müzik sektörüne, hekimlik mesleğinden hayat felsefesine kadar pek çok konuda samimi açıklamalarda bulundu. Zerrin Özer'den Bülent Ersoy'a, Funda Arar'dan Mustafa Sandal'a kadar birçok önemli isme verdiği eserlerle tanınan Erhan, bu röportajda yalnızca kariyer yolculuğunu değil; sanatın topluma katkısını, müziğin değişen yüzünü, telif haklarını, genç müzisyenlere tavsiyelerini ve geleceğe dair hedeflerini de tüm açıklığıyla anlattı. Bugün birçok sanatçı tarafından seslendirilen eserlerin altında imzanız var. Ancak sizi sadece şarkılarınızla tanıyan geniş bir kitle bulunuyor. Selahattin Erhan'ı kendi cümleleriyle nasıl anlatırsınız? Bugüne kadar uzanan yolculuğunuzu nasıl özetlersiniz? Yaptığım ya da yapacağım işler ne olursa olsun, insanların hayatına pozitif katkıla...

Gökberk Demirci: Kalbimin ve mantığımın el verdiği sürece oyunculukta çok katı kuralım yoktur

Gökberk seni tanıyalım? 1989 yılında İzmit’te dünya'ya geldim. O zamanları fazla hatırlamıyorum, fakat mutlu bir bebekmişim fotoğraflardan anladığım kadarıyla  ;)   Aslen Adanalı’yım. Babamın mesleğinden dolayı birçok yer gezdik, gördük ve yaşadık. Benden 6 yıl sonra kardeşim Berkay dünyaya geldi. Pek uslu sayılmazmışım; öyle diyorlar. Ama o evre çok uzun sürmedi. Sanırım çocukken de büyüktüm hep! Hiç değişmediğimi söylerler.  ;) Sanırım oyunculuk kariyerin çocuk oyunları ve skeçlerle başladı? Kariyerim sayılmaz ama temeli çocukluk yıllarına dayanıyor. Özel günlerde oynanan oyunlar, anlık girilen karakterler ve başka birisi gibi davranmalar vs, vs (gülüyor). Çocukken fazla enerjiktim. Haliyle öğretmenlerim de bunu bir yarara dönüştürdüler. Hem benim için, hem de kendi sinir sistemleri adına  ;) 😉   Birçok konuda en büyük destekçim önce inancım, sonra ailem ve yakın çevrem oldu. Cengiz Küçükavyaz tiyatrosu ve Aktör-ist’lun kariyerin açısından ...

Herkes Kolaya Kaçarken Gülşen Çıtayı Bir Kez Daha Yükseltti

                        Haber: MURAT FIRAT  Müzik endüstrisinin son yılların en büyük kimlik ve finans krizlerinden birini yaşadığı bir dönemdeyiz. Tüketim alışkanlıklarının değişmesi, dijital platformların hız odaklı yapısı ve yapay zekâ destekli üretimlerin giderek yaygınlaşması, müziğin üretim biçimini de kökten değiştirdi. Şarkılar iki dakikanın altına inerken, büyük prodüksiyonlar yerini düşük maliyetli işlere bıraktı. Üstelik sektörün önemli bir bölümü, "Müzikten artık para kazanılmıyor." düşüncesini neredeyse ortak bir kabulleniş hâline getirmiş durumda. Tam da böyle bir atmosferde Gülşen, İtaat Yok ile yalnızca yeni bir single yayımlamadı. Aynı zamanda pop müziğin hâlâ büyük fikirlerle, cesur prodüksiyonlarla ve yüksek standartlarla üretilebileceğini gösteren güçlü bir cevap verdi. Yaklaşık otuz yıldır sahnede, stüdyoda ve ekranlarda istikrarını koruyan sanatçı, kariyerinin bu döneminde bile kendini tek...

Meltem Leylekoğlu’ndan Doğru Şarkıyla Gelen Güçlü Bir Adım: Sardunyalar

                       HABER: MURAT FIRAT Müzik dünyasında bazı sanatçılar vardır; kendilerini bir anda değil, zaman içinde, sabırla ve üreterek ortaya koyarlar. Meltem Leylekoğlu da bu isimlerden biri. Sahne deneyimi, farklı müzik türlerine olan yatkınlığı ve kendisini geliştirme isteğiyle yoluna devam eden sanatçı, yeni çalışması “Sardunyalar” ile kariyerinde dikkat çekici bir adım atıyor. Meltem’in müzik yolculuğuna baktığımızda, yalnızca bir şarkı söyleyen değil, bu işi hayatının merkezine alan bir sanatçı profili görüyoruz. O Ses Türkiye’de yer alarak geniş bir dinleyici kitlesinin dikkatini çeken Leylekoğlu, sahne çalışmalarını da sürdürerek müziği günlük hayatının geçici bir parçası olmaktan çıkarıp mesleki bir çizgide devam ettiriyor. Benim açımdan bir sanatçıyı değerlendirirken yalnızca sesine ya da sosyal medyada ne kadar görünür olduğuna bakmak yeterli değil. Sahneye çıkmak, üretmek, repertuvar hazırlamak, dinleyiciy...

Bahadır Sağlam’dan Duygusal Bir Anlatı: “Sahte Gül Pazarı” ile Modern Aşkın Yalnızlığı

Murat Fırat - Uzman Gazeteci / Köşe Yazısı  Türk alternatif sahnesinin duygusal anlatımı güçlü isimlerinden Bahadır Sağlam, yeni single’ı “Sahte Gül Pazarı” ile dinleyiciyi doğrudan iç dünyasının en kırılgan noktalarına davet ediyor. Söz ve müziği tamamen sanatçının kendisine ait olan parça; düzenleme, mix ve mastering tarafında Mert Ağırlar’ın dokunuşunu taşıyor. Görsel dünyası da en az müziği kadar özenli kurulan şarkının klip yönetmenliği ve kurgusu Stephen’a, görüntü yönetmenliği Ömer Kaya’ya ait. Ghetto Production Turkey etiketiyle dijital platformlarda yayımlanan eser, Datça’nın doğal ve sade atmosferinde çekilen klibiyle şarkının yalnızlık hissini görsel bir şiire dönüştürüyor. Kargilos Hotel & Beach ve Green Horse Ranch ekiplerinin katkılarıyla hazırlanan sahnelerde, gün batımı ve deniz manzarası eşliğinde yürüyen yalnız bir figür; modern insanın kalabalık içindeki yalnızlığını güçlü bir sembole dönüştürüyor. “Sahte Gül Pazarı”, yalnızca bir ayrılık hikâyesi...

Melike Şahin ve Seda Erciyes Olay Yarattı: “Sev Seveceksen” Duygulara Rest Çekti!

                       Haber: MURAT FIRAT  Türk pop sahnesi zaman zaman güçlü seslerle parlar, zaman zaman da güçlü hikâyelerle… Ama nadiren her ikisini aynı anda, bu kadar sahici ve bu kadar çarpıcı bir biçimde yakalar. Melike Şahin ve Seda Erciyes imzası taşıyan Sev Seveceksen tam olarak böyle bir yerde duruyor. Bu şarkı yalnızca bir düet değil; bir duruş, bir itiraz, bir sınır çizgisi. Dinlediğiniz anda sizi içine çeken o tekinsiz atmosfer, aslında çok tanıdık bir duygunun yansıması. Yarım kalmış ilişkiler, eksik bırakılmış duygular, adı konmamış hayal kırıklıkları… Şarkı, daha ilk sözlerinden itibaren bir ilişkinin soğuyan, içten içe çürüyen tarafını önünüze koyuyor. Seda Erciyes’in sesi burada neredeyse bir iç ses gibi çalışıyor. Sorgulayan, mesafe koyan, hatta yer yer karanlığa yaklaşan bir anlatıcı gibi. Onun bölümünde hissedilen o “minik sevgi tortusu” ifadesi, aslında şarkının en acıtan tarafı. Çünkü t...